ayasofya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayasofya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2018 Cumartesi

Bilge Leo Mozaiği


  Birkaç ay önce rehber eşliğinde Kariye Müzesi'ni gezmiştim. Gezenler bilir; bu kilise özellikle iç ve dış narteksinde bulunan mozaikler açısından çok zengindir. Müzede yaklaşık bir saat geçirmiştik ve rehber bu sürenin çok büyük kısmında müzedeki mozaikleri anlatmıştı. İlk defa o gün, her mozaiğin bir hikayesinin olduğunun farkına vardım diyebilirim. Bu müzeyi daha önce iki defa ziyaret etmiş olduğum halde bütün bu mozaiklere gözümün ucuyla şöyle hızlıca bakmış, daha çok mimari yapıyı anlamaya çalışmıştım. Halbuki yapılar, mimari değerlerini iç tezyinatlarıyla birlikte tamamlıyorlar ve bu değeri anlamanın yolu yapıya bütüncül bakmaktan geçiyor.

   Kariye Kilisesi'nin mimarisi Ayasofya ile mukayese edilemez olsa da;bana göre süslemeleri (mozaik, ikona vb.) Ayasofya'nın çok ötesindedir. Ayasofya'da ise iç mekan, mimari, kullanılan malzeme o kadar etkileyicidir ki görkemli süslemelere de etkileyici bir dış yapıya da ihtiyaç yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; Kariye Müzesi'ndeki süslemelerin güzelliği, gayet sıradan olan bir Bizans Kilisesi'ni kendinden bahsedilir kılar, ön plana çıkarır. Mimari açıdan Ayasofya kadar etkileyici olmayan bu kiliseyi, sahip olduğu mozaik ve ikonlar olağanüstü etkileyici yapar.

  Çok basitçe tanımlamak gerekirse mozaik; taş, cam, mermer gibi parçaların belli tekniklerle dizilmesi ile oluşturulan resimler. Mozaik taşları, bir araya gelerek bir kompozisyon oluştururlar. Bazı mozaiklerde figürlü betimlemeler gözlemlenirken, bazılarında ise sadece geometrik süslemeler görülür. İç mekan süslemelerinde mozaiğin yanında fresko tekniği de kullanılmış. Fresko ise ıslak sıva üzerine yapılan sulu boya resim tekniği olarak tanımlanabilir. Anladığım kadarıyla mozaik çok daha zor ve pahalı, büyük emek, sabır ve zaman isteyen bir uygulama ancak çok daha uzun ömürlü. Dış etkenlerden, özellikle de nemden etkilenmesi daha zor. Dolayısıyla; bir resmin çok uzun süre - yüzyıllardan bahsediyorum - kalıcı olması isteniyorsa, mozaik uygulanabilecek en iyi tekniklerden biri olurdu sanırım. Figürler ve renkler taşlardan oluştuğu için oluşabilecek her türlü etkiye veya aşınmaya rağmen; renkler kaybolmuyor belki de taş yok olana kadar resim de yaşıyor. Yine Kariye Müzesi'nde bu iki tekniği yan yana görme şansınız var. Freskolar çok büyük zarar görmüş olmasına rağmen mozaikler sapasağlam yerinde duruyor.

  Bir mozaiğin değerini sanatçının el becerisinin yanında doğal olarak kullandığı malzeme de etkilemiş. İlk zamanlarda malzeme olarak çakıl taşı kullanılsa da özellikle Hellenistik Çağ'da çakıl taşına ek olarak mermer ve cam da kullanılmış. Özellikle camların boyanmaya başlanması mozaik sanatında muhteşem eserlerin çıkmasına olanak vermiş. Daha sonraları ise işin boyutu iyice gelişmiş; malzeme olarak altın ve gümüş de kullanılmaya başlanmış. Modern zamanın fotoğraf kalitesini belirleyen piksel sayısı gibi mozaikte de kullanılan parçaların sayısı duyguları, renk geçişlerini daha iyi ifade edebilmek için önemli olmuş. Kullanılan parçaların büyüklükleri birkaç milimetreye kadar düşürülebilmiş. Bazı tasvirler o kadar gerçekçi yapılmış ki bu mozaiklerde resmedilen insanların hangi ruh hali içinde olduğunu dahi anlayabiliyorsunuz.


Pantakrator İsa . Kariye Müzesi

Meryem’in Ölümü (koimesis) sahnesi. Kariye Müzesi

Gizemli bakışlarıyla Çingene Kızı mozaiği. Zeugma Antik Kenti

  Mozaik sanatı antik çağdan beri süregelmesine rağmen Roma ve özellikle Bizans ile özdeşleşmiş gibi bir izlenim veriyor insana. Pek bilimsel olmayabilir ama hep dediğim bir şey var "Tarih Sümer'le başlamış olabilir fakat medeniyet Roma ile başlamıştır". Bunu neden mi söylüyorum? Çünkü çoğu mimari formda (diğer bilimlerden bahsetmiyorum bile) olduğu gibi mozaik de Roma'da sık görülmeye başlamış ve yeni tekniklerle birlikte altın çağını yaşamış. Zeugma antik kenti buna çok güzel bir örnek. Buradaki mozaiklerin geçmişi M.Ö. 300'lere dayanır. Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde ki Zeugma Antik Kentinden çıkan mozaikler görülmeye değerdir. Sanatçılar bu mozaiklere insan, hayvan, bitki figürlerini, günlük hayattan kesitleri, mitolojik kahramanları, efsaneleri, tanrıları, kahramanların başlarından geçen olayları, dini motifleri çokça işlemişler. Erken dönem Roma mimarisinde mozaik, şehir kaldırımlarında, evlerin taban süslemelerinde, meydanlarda kullanılmış. Yaygın olarak taban süslemeleri için tercih ediliyormuş. Ancak bütün bu yaygın kullanımına rağmen mozaiğin Bizans ile özdeşleşmesinin nedeni, antik dönemde yer döşemesi olarak bilinen bu tekniğin Bizans döneminde duvar ve tavanda da kullanılarak daha zengin bir hale getirilmesi olsa gerek.

  Hristiyanlık ile birlikte ise dini motifler ön plana çıkmış ve Bizans'lılar Kilise duvarlarına dini sahneleri mozaik usulüyle resmetmiş. Bizans, mozaiğe çok önem vermiş ve bu da gösterişli ve zengin görünümlü mozaiklerin yapılmasına neden olmuş. Başkentte mozaik okullarının açılması ve mozaik ustalarının vergiden muaf tutulması da Bizans’ın mozaiğe verdiği değerin bir başka göstergesidir. Duvar mozaiğinin yaygın kullanımı, renkli camın, altının, gümüşün mozaik içinde yer alması bu dönemin tipik özelliği olmuş. İstanbul’da ki Ayasofya, Kariye gibi, sonradan cami ve müze haline getirilen kiliselerde dünyanın en güzel mozaikleri olduğu söyleniyor. Bizans mozaiklerinde işlenen konu genelde Tanrı çıkışlı olarak Hristiyanlık sanatı ile ilgili ikonografik sahneler çerçevesinde dönüyor. Sanatçılar, mozaikler ile Hristiyanlığın bütün hikayesini o zamanın insanlarına -ki çoğu okuma yazma bilmiyordu- resim üzerinden anlatabilmişlerdi. Kariye Müzesi mozaik ve ikonalarında hristiyanlığın neredeyse tüm hikayesini görebilirsiniz.

Aya İrini apsisindeki haç figürü
  Gelgelelim yasakların doruk noktasına ulaştığı ve yaklaşık 120 yıl süren İkonaklast Dönem’de (726-843), Bizans sanatının genelinde görülen tahribat kendini mozaik alanında da göstermiş. Yasaklanan figürsel yaklaşım yerini dekoratif ögelere bırakmış. İkonaklast akımların etkisini hissettirdiği dönemde, kiliselerde tahrip edilen figürlü resimlerin ve Hristiyan suretlerinin yerine, eski süsleme geleneklerini sürdüren motifler ve yalın haç biçimleri yapılmış; bu dönem sona erdikten sonra kaldırılan resimlerin yerine yenilerini yapmak mümkün olmamış ve özellikle birçok haç biçimleri oldukları gibi bırakılmış. İkonaklast dönemini sembolleştirmek gerekirse; haç, döneme damgasını vuran figür olmuş denilebilir. Bu dönemin mozaik donanımıyla yapılan en önemli haç figürü Aya İrini’de bulunuyor. Ayasofya’da VI. Yüzyılda yapılan orijinal tavan mozaiklerinin bitkisel ve geometrik motifli olanları günümüze kadar ulaşmış, ancak Aya İrini'deki tasvirli mozaikler ikonaklazma akımının bitiminden sonra yapılmış.

  Mozaiklerde gördüğümüz tasvirler arasında Deisis, Koemesis, Anastasis, Pantaktaror, Diriliş, Mahşer veya Son Duruşma sahneleri sayılabilir. Bunlar içinden "Pantakrator" tasviri Ortodoks dünyasında en çok rastlanan ikona figürü. "Pantakrator İsa Tasviri'ndeki" Pantokrator kavramı Grekçe Pan; (herşey) ve Afrakrator (hükmeden) kelimelerinden oluşmuş. Birleşince her şeye gücü yeten, evrenin hakimi anlamına geliyor. Hem kariye hem de Ayasofya'da Pantakrator İsa tasvirlerini görmek mümkün.

  Yazımın başında her mozaiğin bir hikayesi olduğunu söylemiştim. İşte bu mozaiklerden birisi olan ve Ayasofya iç narteksinde bulunan Bilge Leo (Leo VI) mozaiğinden biraz bahsetmek istiyorum.


  İmparator Kapısı'nın üzerindeki geçme tonoz aylamasında yer alan mozaik, Bizans Enstitüsü'nün 1932'de başlattığı restorasyon projesinde ortaya çıkarılmış. Bu mozaik, İsa'yı mücevherlerle süslü bir tahtta otururken gösterir, İsa'nın ayaklarının altında ise bir tabure durur. Sağ elini takdis eder biçimde kaldırmıştır ve sol elinde, üzerinde "Barış seninle olsun, ben Dünya'nın Işığı'yım " yazan sayfaları açık bir İncil tutmaktadır (Pantakrator İsa Tasviri).
Sağ tarafta madalyon içerisinde baş melek Cebrail (Gabriel), sol tarafta ise madalyon içerisinde Hz.Meryem tasvir edilmiş. İsa'nın ayakları dibinde ona secde eder durumda Doğu Roma İmparatorlarından VI. Leo ( 816- 912) yer almaktadır. Mozaik tasvir 10. yüzyıla tarihleniyor.

Bilge Leo (Leo The Wise) Mozaiği. Pantakrator İsa, Meryem Ana,
Cebrail ve İmparator 6. Leo


Pantakrator figüründe İsa'nın başında hale vardır. Halenin bir yanında IC diğer yanında XC harfleri bulunuyor. Bu harfler Yunanca'da "İsa Mesih" anlamına gelen kelimelerin (Ihcoyc Xpıctoc) ilk ve son harfleri.
Sol elde açık veya kapalı olarak duran bir kitap bulunur, sağ eli ise takdis edecek biçimde kıvrılır.
Sanıyorum sanatçı resme derinlik katabilmek maksadıyla İsa'nın ayaklarını vücuduna oranla daha büyük yapmış ve baş kısmından daha önde bir görünüm kazandırmış. Bu şekilde mozaik seyredene derinliği olan üç boyutlu bir görüntü veriyor.

İmparator VI. Leo ise bu tasvirde  İsa'nın ayaklarına kapanmış ve ellerini açarak sanki af diliyormuşcasına resmedilmiş. Benim görebildiğim diğer mozaiklerde resmedilen imparatorların hiçbiri bu şekilde Meryem Ana veya İsa'nın ayaklarına eğilmiş vaziyette tasvir edilmemiş. Diğer taraftan imparatorun yüz ifadesine ( mozaik ustasının ne kadar başarılı olduğuna bir kanıt) dikkat edildiği vakit sanki suç işlemiş ve bunun için af dileyen bir insan görüntüsü de mevcut.

  Yani hem bir imparatorun secde eder vaziyette hem de bu yüz ifadesiyle imparatorluğun en büyük kilisesinde ana girişin üstüne resmedilmesi normal olmasa gerek. Belki evlilikleri, metresleri ve gayrimeşru çocuğuyla kilise ile arası iyi olmayan imparatorun kilise ile arasını düzletme çabasıdır. Ya da imparator bile olsa kilise kurallarının herkes için geçerli olduğunun herkese gösterilmesidir. Mozaiğin imparatorun sağlığında mı yoksa öldükten sonra mı yapıldığı bilinmez.

  Bilge Leo (Leo VI) tahta geçtiğinde 20 yaşındadır. İmparator, sevdiği kadınla değil, Theofano Martiniake'yle evlenmiştir. Esas sevdiği ise metresi Zoe Zautzina'dır. Theofano bir erkek evlat doğuramadığı gibi, aşırı dindardır ve uyku dışında bütün hayatını dua ederek geçirir. İmparatoru yanına bile yaklaştırmaz. Oysa taht için bir varis gereklidir. Henüz çok genç olsa da, imparatorun bu durumda çocuk sahibi olması mümkün değildir. İmparatoriçe Theofano, 897'de bir gece ansızın ölür. Bunun üzerine imparator metresi Zoe Zautzina'yı sürgünden geri çağırır ve ertesi yıl evlenirler. Büyük bir talihsizlik eseri Zoe de bir yıl sonra ölür. İmparatorun hala bir erkek evladı yoktur ve acelesi vardır. 900 yılının yazında, bu defa Frikyalı Evdokya Baina'yla evlenir. Ancak bir erkeğin üçüncü defa evlenmesi kilise kurallarına aykırıdır. Kaldı ki imparator, beş sene önce yayınladığı bir emirnameyle üçüncü defa evlenmenin yasak olduğunu bizzat buyurmuştur. Yine de kilise, erkek çocuk sahibi olması gerektiği için imparatorun üçüncü evliliğine çok karşı çıkmaz. Fakat aksilik yeni imparatoriçe de bir yıl sonra ölür.

  Dördüncü defa evlenmesinin çok riskli ve büyük tartışmalara neden olacağını bilen imparator, bu defa çok güzel bir kadın olan Zoe Karbonopsina'yı metres edinir. Nihayet, 905 yılında, imparator isteğine kavuşur ve metresi ona bir erkek çocuk doğurur. Konstantin ismi konulan çocuğa tahtın yolunu açmak için, bir formül bulmak gerekmektedir. Patrik Nikolas Mistykos, imparatora, Zoe'yu terk etmesi kaydıyla çocuğu vaftiz edeceğini söyler, böylece çocuk meşruiyet kazanacaktır. İmparator kabul eder ancak vaftiz töreninden üç gün sonra Zoe'yle evlenir ve onu imparatoriçe ilan eder.

  İmparator tarafından oynanan bu oyun kilise ile imparatorun arasını açar ve patrik imparatorun kiliseye girmesini yasaklar. Leo buna çok kızar. Bunun üzerine beklenmedik bir şey yaparak Roma'da Papa III.Setgius'tan evlenmek için özel izin ister ve bu isteği hemen kabul edilir. Bu izinden sonra kendisine karşı çıkan patriği affetmeyen imparator, onu zorlayarak istifa ettirir, sürgüne gönderir.

  Bizlere garip geliyor fakat IV. Leo, imparator dahi olsa hayatını istediği gibi yaşayamamış, istediğini yapamamış, yapsa bile bedel ödemek sorunda kalmış ve sürekli olarak babasıyla, kiliseyle çatışmış.
İmparator, bu sorunlu özel hayatından ve sürekli olarak kilise ile çatışmasından dolayı Bizans tarihinde yeterince kendine yer bulamamış olabilir.

  İmparator IV. Leo, çok iyi eğitim görmüş, gerçek bir entelektüel, akademisyen ve esasında I. Jüstünyen'den bu yana en büyük kanun koyucu olmuş ve bir novella yazmış. Bu novella 113 emirnameden oluşur ve bu kanunlarda vazgeçilmeyen husus, hükümdar ve onun yetkileriyle ilgilidir. Temel hükümlere göre, hükümdar Tanrı'nın seçtiği kişidir. Verdiği hükümlere kimsenin itiraz etme hakkı yoktur. Hükümdarın yetkisinin sınırlandığı tek yer kilisedir. İmparator, kilisenin başına atanacak kişi konusunda mutlak yetkilidir, ancak o, kilisenin sadece koruyucusudur, başkanı değildir. İşte bu kısım imparatoru evlilikleriyle ilgili konuda çok sıkıntıya düşürmüş ve kiliseyle çatışmış.

  Tüm bu sıkıntılı hayat içinde dahi IV. Leo, gerek kanunnameler gerekse askeri konuları kapsayan bir eser dahi (Taktika) yazabilmiş. 26 yıl tahtta kalan imparator henüz 46 yaşındayken hastalanır ve 912 yılında ölür.

Theophano Martiniake (wife of Leo VI the Wise)
.
.
.


  Roma Dönemi’nde altın çağını yaşayan bu sanat, Bizans İmparatorluğu’nun tarih sayfasından kalkmasıyla birlikte sona yaklaşmış maalesef. Bu sanatın en güzel örneklerini İstanbul'da Kariye, Ayasofya ve Büyük Saray Mozaikleri müzesinde görebilirsiniz. Özellikle üstlerinin tekrar kapatılma ihtimalinin olduğunu düşündüğüm Ayasofya mozaiklerinin mutlaka görülmesi gerekiyor.

.........................................................

Kaynaklar;
İstanbul'un Bizans Anıtları       John Freely-Ahmet S. Çakmak
Bizans İmparatorluğu Tarihi     Radi Dikici

***************************

*Bizans yapılarını gezerken sütun başları üzerindeki mühürler dikkatimi çeker. Bana çok gizemli gelen bir konudur. Acaba kimindir o mühür? Yaptıranın mı yoksa yapanın mıdır? O mührü oraya kazırken ne hissediyordu ne düşünüyordu kazıyan?
Ayasofya'yı gezerken sütunlar üzerinde bu değerli mühürleri görmeniz. Bir yazıda da bunlardan bahsetmek iyi bir fikir olabilir.

Ayasofya'dan sütun başlıklarındaki mühürler
Devamını Oku »

19 Şubat 2017 Pazar

Constantinopolis (1)


İstanbul'u anlatmaya daha doğrusu öğrenmeye çalışırken her biri anıtsal mimari yapı olan kalıntılar üzerinden gitmeye çalışmıştım. Hipodrom, Myrelaion Kilisesi veya şehre su taşıyan sistemler bunlardandı. Bu yazılarımda belirttiğim üzere bütünüyle belli bir mimari yapı özelinde çalıştığım için şehrin genel yapısı hakkında pek açıklayıcı malumat verme şansım olmadı ve bunun sıkıntısı hep hissettim. Yapılması gerekenin şehir hakkında genel bir bilgilendirmeden sonra alt parçalara geçmenin daha isabetli olacağına ve biraz geç de olsa Constantinopolis ile ilgili bu yazıyı hazırlamaya karar verdim. Bizim oralarda bir söz vardır: "Geç olsun ama güç olmasın" derler.
Bu önemli ve büyük bir geçmişi olan şehri bir yazıya sığdırmanın mümkün olmayacağı açık. Constantinopolis'te 1300 yıllık bir geçmişi olan Roma İmparatorluğu hakkında ( biz Türklerin sadece 550 yıldır geçmişi olduğu düşünülürse )  anlatılabilecek ne kadar çok şeyin olması gerektiği ortaya çıkar. Bu büyük geçmişe rağmen günümüz modern! İstanbul'unda maalesef  Roma'dan çok şey göremezsiniz. Ayasofya gibi bilindik birkaç büyük yapı haricinde kalan diğer yapıları seçebilmek için dikkatli gözlere, mimari bilgiye ve belki de daha çok bir hayal gücüne ihtiyaç vardır.
Dikkat çeken diğer bir nokta da ulaşmaya çalıştığınız neredeyse tüm kaynakların sahiplerinin yabancı oluşu ve yayın konusunda çeviriden öteye geçememiş olmamız. Bakiyesine sahip olduğumuz bu tarihi sahiplenememek veya "Bizans oyunu" ya da eski Türk filmlerindeki Kara Murat ile Malkoçoğlu'nun tek başlarına koca Bizans'ı darmadağın edip imparatorun kızlarıyla arkadaşlıklarından! öteye gitmeyen genel Bizans tarihi bilgimiz de beni şaşırtmaz.
Constantinopolis'ten bahsederken onun kurucusundan bahsetmemek kabul edilebilecek bir şey olmayacaktır. Diğer taraftan İstanbul'da şehrin kurucusunun neden bir heykeli olmadığını hala anlayabilmiş değilimdir. Yakın zaman önce İstanbul Ataköy'de bir AVM önüne konulan "KOSTANTİNİYYE" yazan heykeline gösterilen yüksek tahammül!, yapılacak bir Constantin heykelinin başına gelebilecekler hakkında bizlere fikir verebilir.  

İngiltere'de York'ta I. Konstantin'in bronz heykeli


Ataköy'deki A Plus AVM'nin önüne konulan "Konstantiniyye" yazısı gelen
tepkiler üzerine kaldırıldı.


Belki bir sonraki yazım büyük ve muzaffer komutan Constantinus belki de işin biraz da magazinel kısmına girip oğlu Crispus ve eşi Fausta hakkında olacak.


****

Licinius'a karşı kazandığı zaferi anmak için Constantinus Byzantion şehrini Constantinopolis, yani "Constantinus'un şehri" olarak yeniden kurdu. Ne yazık ki modern İstanbul'a gelen bir ziyaretçi Constantinus'un şehrinden çok az şey görür. Orijinal mimarinin büyük bir kısmı, ancak 30.000 kişinin şehrin hipodromunda Iustinianus tarafından öldürültülmesiyle bastırılabilmiş olan Nika Ayaklanması (MS 532) sırasında çıkan yangınlarda yok olmuştur. Hipodromun yuvarlak ucu (sphendone) dördüncü yüzyılın başındaki haliyle günümüze gelmiş olmakla birlikte, alt yapılarına erişmek istenirse suyla dolu tonozlarında gezmek için küçük bir kayığa ihtiyaç duyulacaktır. Etrafındaki çoğu yapı Iustinianus tarafından yeniden inşa edilmiştir. İmparatorun Kutsal Bilgelik'e* adanmış muazzam kubbeli kilisesi Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te eklediği minarelerle birlikte halen ayaktadır. Kiliseye doğudan girildiğinde, yukarı bakınca Meryem'i çocuk İsa'yı tutarken gösteren bir geç 10. yüzyıl mozaiği fark edilir. Meryem'in sağında ona kiliseyi sunan genç görünümlü Iustiniaus, solunda ise surlarıyla temsil edilen şehri sunan muadilinden neredeyse farksız bir Constantinus bulunmaktadır.


Constantinus'un mozolesini içeren On iki Havari Kilisesi, Sultan Mehmet döneminde Ayasofya'ya göre daha talihsizdi. Antik şehrin merkezinden uzak olan yapı Nika Ayaklanması'nı  ( http://fitarihinden.blogspot.com.tr/2016/05/nika-ayaklanmas.html ) atlatmıştı ama Constantinopolis'in imparatorluk soyundan kurtulmaya kararlı Sultan Mehmet'i atlatamadı. Hıristiyan imparatorların lahitleri kaldırıldı ve yapı yerle bir edilerek şehrin yeni hükümdarının türbesinin de yer alacağı Fatih Külliyesi yapıldı. Constantinopolis'in son döneminde hayli bakımsız kalan ve kısmen harabeye dönen On İki Havari kilisesi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Patrikhane'ye tahsis edildi. Ancak Patrikhane, kilisenin harap durumda, etrafının da ıssız olduğu gerekçesiyle kendilerine başka bir yer tahsis edilmesini istedi. Bunu üzerine kendilerine Theotokos Pammakaristos Kilisesi (sonradan Fethiye Camii ) verildi. On iki Havari Kilisesi ise yıktırılarak yerine Fatih Camii yaptırıldı.Yakın zamana kadar imparatorluk sarayı hakkında çok az şey biliniyordu fakat şimdi Büyük Saray Mozaik Müzesi dışında Four Seasons Oteli'nin arazisi içinde kalan mimari öğeler de görülebilmektedir. 6. yüzyıla ait Chronicon Paschale'nin Constantinopolis'in kuruluşuna dair ilginç bakış açısı eksiksiz okumayı hak eder;

  Constantinus... Bithynia'nın başkenti Nikomedia'da kaldığı sırada uzun süre Byzantion'a ziyaretler yaptı. Byzas'ın şehrinin ilk surunu yenileyip ciddi eklemeler yaptıktan sonra bunları şehrin antik surlarıyla birleştirdi ve adını Constantinopolis koydu. Ayrıca hipodromu da bitirerek tunçtan eserler ve her türlü harika şeylerle süsledi; içine imparatorlar için Roma'dakine benzer bir loca yerleştirdi. Aynı hipodromun yanında büyük bir saray ve buradan hipodromdaki locaya çıkan bir rampa inşa etti. Geniş ve çok güzel bir forum da yaptırdı ve ortasına hayranlık uyandıran Teb taşından büyük bir porfiri sütun diktirdi; üzerine Phrygia'dan getirttiği, başında ışınlar olan kendisine ait tunçtan bir heykel yerleştirdi. Aynı imparator Roma'dan gizlice Palladion'u getirtip inşa ettirdiği foruma, anıtındaki sütunun altına koydu. Eskiden beri anlatılan bu olayı duymuş olan Bizanslılar, kesinlikle bunun böyle olduğunu söyler. Kansız bir kurban gerçekleştirdikten sonra, kendisi tarafından yenilenen şehrin Fortuna'sını Anthousa olarak adlandırdı. Aynı imparator sarayın girişinden foruma kadar heykeller ve mermerlerle süslü iki güzel sütunlu galeri yaptırdı ve bunların bulunduğu alana Regia ismini verdi. Yakınına ayrıca apsisli bir bazilika inşa ettirdi, dışarısına büyük sütunlar diktirdi ve bunu senato olarak adlandırdı. Daha sonra Augusteion'a isim verdi, çünkü kendi anıtının karşısında bir porfiri sütun üzerine annesi Helena Augusta'nınkini yerleştirmişti. Aynı şekilde Zeuksippon denilen hamamı inşa etti ve sütunlar, çeşitli mermerler ve tunç eserlerle süsledi.



Bu geç tarihli kaynağın verdiği tüm detaylara temkinli yaklaşmalıyız ve yeni şehrin tasarımıyla bezenmesini bütünüyle Constantinus'a atfedemeyiz. Bununla birlikte kuruluşundan adanmasına kadar şehrin tüm yönleriyle yakından ilgilendiği açıktır ve kronikte tanımlanan yapılar şüphesiz Constantinus'un saltanatında mevcuttu.

Nikopolis: Zafer Şehri

Constantinus şehrinin yeri için Byzantion'u, Khrysopolis'teki savaş alanına yakınlığı yüzünden seçmişti. Şehre onun adı verildi, çünkü böylece en son ve muhteşem zaferi için kalıcı bir şahit olabilirdi. Dolayısıyla öncellerinin kurduğu ya da yeniden kurduğu diğer "zafer şehirlerine" (nikopoleis*) dahil oldu. Constantinopolis aynı zamanda bir imparatorluk ikameti oldu. Diocletianus tarafından yaptırılmış ve yirmi yıl önce Constantinus'un da kaldığı Nikomedia'dakilerden daha görkemli yapılara sahipti. Kendisi şimdi yeni şehrinin inşasına nezaret ederken orada oturmaktaydı. Galerius'un kurduğu Salonica'yı, ki Licinius oraya sürgüne gönderilmiş ve öldürülmüştü, rahatlıkla geçecekti. Constantinus'un ikamet edip hipodromlarıyla saraylarında oyunlara ve yönetime başkanlık ettiği Sirmium ve Sardica'dan, Trier ve Arles'ten daha muhteşem olacaktı. Constantinopolis sadece Roma ile kıyaslanabilirdi ve buna uygun olarak ona Yeni Roma olarak bakılıyordu.

Yeni şehrin yer seçimindeki neden eskisi gibi ticaret değildi. Burada M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren bir ticaret kolonisinin yükselişine hız kazandıran Karadeniz'in kuzeyindeki Yunan kolonileri, Constantinus'tan bir yüzyıl önce önemlerini yitirmişlerdi. Eğer Constantinopolis'in varlığı Karadeniz boyunca ticaret faaliyetlerini canlandıracaksa da bu ancak beş yüzyıl sonra gerçekleşecekti. O zamana gelindiğinde efsane, Constantinus'un bildiği fakat bizim Frank Calvert ve Heinrich Schliemann'ın Türkiye'deki modern Çanakkale'de yeniden keşfetmesine kadar bulamadığımız Troiya'yı düşündüğünü iddia ediyordu. Troia Roma'nın seçilmiş atasıydı ve kuruluşunun öyküsü Vergilius'un Aeneas'ı tarafından yeniden anlatılarak geleneğe yerleştirilmişti. Şehrin yükselişine şahit olan ve bu iki şehre, Eski ve Yeni Roma'ya ortak bir geçmiş çizmek isteyenlerin kaynağa dönmesi şaşılacak bir şey değildi. Ancak 324'te Constantinus'un aklındaki düşünce başkaydı.

Muzaffer imparator Roma dünyasını birleştirmişti ve tek hükümdar olarak yönetmekteydi. Şehri Avrupa ve Asya arasında bir köprü kuracaktı. Constantinus'un şehri Ren ve Fırat'a eşit uzaklıktaydı. Balkanları aşarak doğuya giden askeri yolun, Via Egnati'nın* sonunda yer alıyordu fakat bu türden stratejik düşünüş sadece Constantinus'a mahsus değildi. Şehrin konumu uzun zamandan beri ortada olan bir şeydi ve bu yüzden cezasını çekmişti. Byzantion'un surları ve içindekilerin büyük kısmı, sakinleri gaspçı Pescennius Niger'i destekledikleri için Ms 196'da Septimus Severus tarafından yerle bir edilmişti. Olaydan sadece altı veya yedi yıl sonra yazan Cassius Dio'ya göre şehir kuşatmaya üç yıl dayanmıştı. Ardından kara surları olmaksızın on yıllarca varlığını sürdürmüştü. 320'lere gelindiğinde surların büyük çoğunluğu yeniden inşa edilmiş, yeni bir hipodrom ve hamam kompleksi kazanmıştı. Geç tarihli söylenceler, bunları uzakta olan ve zaten eski şehrin geniş ölçüde tahribinden sorumlu olan Septimus Severus'a atfetmiştir. Ancak bu, şehrin surlarını 240'ta harabe halindeyken görmüş 3.yüzyıl yazarı Heradianus'un anlattıklarıyla çelişmektedir. Yakın tarihte en azından hipodromun 260 sonrasına ait olduğu ileri sürülmüştür. Dolayısıyla Septimus Severus'un şehri yeniden kuran kişi olması muhtemel değildir.En muhtemel adaylar yakındaki Nikomedia'da ikamet eden Diocletianus, Galerius ve Licinius'tur.

Via Egnati (zafer yolu)


Bu yüzden, Constantinus'un Byzantion'nu "zafer şehri" olarak seçmesi için en iyi sebep, göz önünde bulundurmamız gereken başka bir eğilimi sergiliyordu: Bir başka tetrark* orada daha önce bulunmuştu. Maxentius'un yenilgisinden sonra Roma'daki faaliyetleri düşünüldüğünde Licinius'un en muhtemel aday olduğu düşünülebilir. Constantinius gibi Licinius'un da Diocletianus'un Nikomedia'sında kalmamak için nedenleri vardı. Maximinus Daia ile karşılaşmak üzere 313'te Byzantion'a bir garnizon yerleştirmişti. Constantinus, Cibalae ve Arda Ovası'ndaki savaşlardan sonra 317'de Licinius'un Byzantion'a doğru kaçacağını düşünmüştü. Bunu takiben Licinius'un Avrupa'da sahip olduğu tek yer trakya iken, topraklarının en batısı kesimine sıklıkla seyahat ediyordu. Constantinus ona karşı 324'de harekete geçtiği zaman Licinius kendisini ilk önce hadrianopolis'teki meydan savaşında karşıladı fakat daha sonra Byzantion'daki pozisyonu sağlamlaştırmak üzere geri döndü. Dolayısıyla Licinius'un Byzantion'da uzun zaman geçirmiş ve bunun sonucunda şehri bir imparatorun varlığına uygun hale getirmek için çalışmış olması muhtemeldir. Fakat Constantinus şehre o kadar başarılı bir şekilde damgasını vurmuştu ki hiçbir kaynak Licinius'a değinmemektedir. Constantinus'un Byzantion'u kendisine mal etme ve yeni bir biçime sokma çabası Maxentius'un Roma'ya dair planlarını kökünden kaldırma girişiminden çok daha etkiliydi. Birincisinin aksine, ikinci büyük zaferi, mutlak bir zafer olmuştu.



*Via Egnati : M.Ö. 2. yüzyılda Roma Cumhuriyeti tarafından inşa edilen yoldur. Roma Cumhuriyeti'nin İlirya, Makedonya ve Trakya bölgelerinden geçer. Yolun geçtiği bölgeler günümüz dünyasında Arnavutluk, Makedonya Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye topraklarındadır. Dıraç'tan (Arnavutluk) başlayarak Selanik'e kadar uzanır. Yol Trakya Bölgesi'nden geçerek Byzantion'a ulaşır. Yaklaşık 1120 km uzunluğundadır. Diğer önemli Roma yolları gibi 6 metre genişliğindedir.

*Kutsal Bilgelik : Ayasofya adındaki "aya" sözcüğü "kutsal, aziz", “ sofya ” sözcüğü ise herhangi bir kimsenin adı olmayıp, Eski Yunancada “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da "ilahi bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde tanrının üç niteliğinden biri sayılır.

*Nikopoleis : Zafer şehri. Roma döneminde kazanılan zaferlerin ardından zafer alanlarında kurulan şehir.

*Tetrarşi : Roma İmparatorluğu'nda 3. yüzyıldan itibaren uygulanan yönetim sistemi. Latince tetra yani 4'ten gelir, imparatorluğun yönetiminin 4 kişinin elinde olmasını anlatır. Bu yönetim 2 augustus ve yardımcıları 2 ceasar şeklinde yapılanıp, imparatorluğu 2 parçalı şekilde yönetme biçimi olmuştur.
Venedik San Marco Meydanı'nda yer alan, İstanbul'dan götürülmüş olan 4 tetrark heykeli.
(Sağ alttaki beyaz kısım İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir)


Tetrarşi sınırları



**************************************************************************
Kaynakça;

1.Büyük Konstantin    Paul Stephenson         Çeviren:Gürkan Ergin


***************************************************************************
Devamını Oku »