12 Kasım 2016 Cumartesi

Suyun Şehre Yolculuğu (1)


Eski İstanbul ve özellikle sur içinde gezdiğiniz vakit geçmişten günümüze ulaşan tarihi su mimarisinin bir çok örneğini görebilirsiniz. Çeşmeler, sarnıçlar, su kemerleri, su terazileri, su yolları, galeriler, maksemler, sarnıçlar bu yapılar arasında sayılabilir.



İstanbul’un kurulduğu günden beri en önemli sorunu kentin su ihtiyacının karşılanması olmuş. Günümüzde dahi bu sorun hala devam etmektedir.
Gerek şehrin ilk yerleşimcileri gerekse ilk Grek koloni şehrini kuranlar su ihtiyaçlarını menbalardan, açılan kuyulardan ve sarnıçlardan sağlamaktaymış. Mevcut su kaynaklarının şehrin ihtiyacını karşılayamaması üzerine İstanbul’un ilk su yolu, Roma imparatoru Hadrian (117-138) tarafından şehrin batısından Sultanahmet Meydanı civarına ulaştırılan su yolu imiş (Halkalı isale hattı) . 
İkincisi ise İmparator I.Konstantin (324-337) tarafından gerçekleştirilen Roma su uygarlığının 242 km. uzunluğundaki en uzun suyolu projesiydi (Vize isale hattı). Istranca dağlarından getirilen su, Vize’nin 6 km. batısında bulunan Değirmendere’nin sol kenarından başlayıp Saray, Safaalan, Binkılıç, Aydınlar, Karamandere, Gümüşpınar, Çiftlikköy, Dağyenice, Germe, Tayakadın, Arnavutköy ve Cebeciköy yoluyla Edirnekapı civarına ulaştırılmış.

Vize Hattı ve diğer isale hatları birlikte görünüyor
Vize Hattı ve diğer isale hatları birlikte görünüyor

İmparator Valens döneminde (364-378) de Bozdoğan kemerleri yapılarak temin edilen su Fatih ile Beyazıt arasındaki vadiden geçirilmiş ve Beyazıt Meydanı’na (Taurus Meydanı) ulaştırılmış.
İstanbul’un 3. büyük suyolu ise şehrin kuzeybatısından, I. Teodosius (379-395) tarafından Belgrad Ormanları'ndan (Cebeciköyü’nden Bozdoğan Kemerine) 25 km. lik mesafeden şehre su getirmek için yapılan suyoluydu (Kırkçeşme isale hattı).
Suriçi İstanbul’unun aksine Beyoğlu ve Galata bölgesinde Roma ve Bizans’tan kalma su tesisleri yoktu. Osmanlı döneminde Halkalı sularından galatasaray kolunun suyu Galata ve Beyoğlu tarafına isale edilmişti. Bundan sonra bölge için ilk ciddi çalışma I. Mahmut’un saltanatı (1730-1754) sırasında olmuş (Taksim isale hattı). Boğaziçi’nde Yeniköy’den başlayıp Kasımpaşa taraflarına kadar sahil mahalleleri, Beyoğlu ve Galata taraflarının su ihtiyacını karşılamak amacıyla Bahçeköy civarında bendler yapılmış

Harita İstanbul çevresi ve su reservlerini göstermektedir.W ALSH, Robert 1828

Daha sonraki yıllarda büyüyen nüfusun su ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla geleneksel su yollarının bakım onarım çalışmaları ve kapasitelerinin artırılması netice vermemiş. İstanbul'da kurulan Dersaadet Su şirketinin Terkos Gölü ve ona bağlı derelerden getirip abone usulüyle ve parayla dağıttığı su karşısında bu sular her geçen gün biraz daha gerilemiş. Bu su yolları ve vasıtaları sanayileşme ve modernleşmenin bir sonucu olarak tarihi misyonlarını tamamlayarak yavaş yavaş tasviye edilmiş. Bir kısmı 1950'lere kadar hizmet verse bile hem nitelik hemde kapasite bakımından yetersiz oldukları için ömürlerini tamamlamışlar.
Bu su sistemleri üstünde onlarla ifade edilebilecek kemerler, kanallar, tüneller, toplama noktaları olmak üzere bir çok anıtsal yapı bulunuyor. Tüm bu yapıların hepsinden tek bir yazıda bahsetmek çok zor. Bu nedenle bu konuyu iki ayrı kısımda yazmayı düşündüm. İlk kısımda isale hatlarından genel olarak (belki Vize hattından biraz fazlaca olmak üzere ) ikinci yazımda ise Osmanlı dönemi ve Kırkçeşme su sisteminden bahsedeceğim.
Tesisler ana hatları itibari Roma döneminde oluşturulmuş (Taksim hattı hariç ) sonrasında onarılarak kullanılmış veya ana hatlara yeni kollar eklenerek sistem büyütülmüş. Osmanlı döneminde özellikle Kırkçeşme Su Sistemi onarılmış ve genişletilmiştir. Bu sistemin Roma döneminden geldiğini de bizzat Mimar Sinan, Tezkiret-ul Bünyan' da anlatıyor.
Modern ölçüm ve inşaa tekniklerinin olmadığı dönemlerde sadece yüzey eğimi kullanılarak suların 242 km gibi devasa mesafelerden taşınması şüphesiz müthiş bir hesap yeteneğini gösteriyor. O zamanın mimarları bu hesapları nasıl yaptılar veya hangi tür araç gereç kullandılar insan merak etmiyor değil.
368 yılında Valens’in yaptırdığı kabul edilen Bozdoğan Kemeri’nin üst kotu deniz seviyesinden 61-62 m. yüksekliğindedir ve şehrin yüksek yerlerine ancak bu kemer üzerinden su akıtılır. Belgrad ormanlarından gelen sular ise 34 metrenin altındaki yerlere dağıtılabilir. Yerleşim yerlerinindeki bu kot farklarından dolayı farklı yükseklikte su kaynakları bulunmaya çalışılmışdır. Mimarların şehrin tepeli yapısından dolayı bu sorun karşısında çözümsüz kalmadıkları görülüyor. Halkalı su yolu üzerinde bulunan Mazul Kemer üst kotu yüksekliği 85 m civarındadır. Bu yükseklik Valens kemeri üzerinden şehrin yüksek kısımlarını besleyebilmek için yeterli gelmiştir.
Su yolları ile ilgili benim görebildiğim en detaylı araştırmalar ilk defa hidrolik profesörü
Pr. Dr. Kazım Çeçen tarafından yapılmış ve yayınlanmış. Ancak bu kitapların yayın
tarihleri eski ve tükenmiş vaziyette, bulmak mümkün değil. Bununla birlikte özellikle
Vize su sistemi üzerinde İTÜ öğretim görevlilerinin yakın zamanda yaptıkları çalışmalar mevcut.
Sistemleri anlatan yayınlara baktığımız zaman genellikle su kemerleri bu sistemlerin en görkemli parçaları olarak anlatılır hep. Oysa ki beni en çok şaşırtan tespitlerimden biriside su hatları üzerindeki tüneller olmuştur. Örnek vermek gerekirse Kırkçeşme hattı üzerinde bulunan ve 900 m uzunluğundaki "Sepetlihan Tüneli" hayret vericidir. Yüksek bir 
topoğrafya bilgisi ve ölçüm tekniğinin varlığını bence su kemerlerinden daha fazla bu tüneller kanıtlıyor. 


Sepetlihan Delmesi.

Şehir sürekli büyüdüğü için su yolları üzerindeki yapılar yoğun ve çarpık yapılaşmanın etkisi altında çok zarar görmüş veya bütünüyle yok olmuştur. Özellikle Taksim hattında Bahçeköy sonrası bütünüyle tahrip olmuştur. Şehir içindeki kısımları büyük zarar görmüş olsa da gördüğüm kadarıyla günümüze en sağlam gelebilmiş hat Kırkçeşme hattıdır. Bu isale hattını büyük oranda sahada görebilmeniz mümkündür.

1.VİZE SU SİSTEMİ

Dünyanın en uzun suyolu olarak bilinen Kırklareli Vize ilçesinden Istranca Dağlarından başlayıp Çatalca ilçesinden geçip İstanbul'a ulaşan antik su ikmal sistemidir. Söz konusu suyolu, Napoli Körfezinde, Köln'de ya da Kartaca'da varlığı bilinen diğer Roma su kemerlerinden çok daha uzundur. Ayrıca 5.yüzyılın ortalarında kentten çıkıp Trakya tepelerini dolanarak Vize ilçesine kadar uzanan yeni suyolları 451 kilometre gibi şaşırtıcı bir uzunluğa ulaşır. Geç Roma döneminde İstanbul'a su getiren bu isale hattının yapımına Constantinus (324-337) tarafından başlanmış olması ihtimali çok büyüktür. Constantinus, imparator olunca kenti imara başlamış ve Istrancalar'dan çok uzun bir isale galerisi ile kente su getirmeyi planlamıştı. 242 km. uzunluğundaki bu isale hattının tamamının Constantinus'un kısa süren imparatorluk döneminde yapılmış olması mümkün değildir. Constantinus tarafından başlatılan hat, oğlu Constantius (337-361) veya daha sonraki Roma imparatorları tarafından tamamlanmış olabilir. Bu isale galerisinin izine, en son Vize'nin 6 km. batısındaki Fındıklı Dere'nin içerisindeki (Pazarlı) su alma yerinde rastlanmıştır. İsale hattı Vize, Saray, Istranca, Aydınlar, Gümüşpınar, Çiftlikköy, Kalfaköy, Dağyenice üzerinden Terkos Gölü'nün güneyinden geçerek Tayakadın'a ulaşır. Sonra Alibeyköyü Deresi'nin sağ kıyısından devam ederek Cebeciköy ve Küçükköy'ü geçip Edirnekapı'nın 200 m. kadar güneyinden kente girer. Vize yakınlarında toplanan bu sular, tek bir yerden alınmayıp ağaç dallarına benzer bir şekilde çeşitli kaynaklardan akmaktaydı. İsale hattının üzerinde halen yarı yıkık veya yalnız temelleri kalmış 40 kadar su kemeri vardır. Yaklaşık 1000 yıl devamlı olarak kullanılan su ikmal sistemi muhtemelen depremlerin yarattığı hasarlar yüzünden XII. yüzyılda terk edilmişti. İstanbul'un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet bu Roma yapıtlarının tamir edilmesiyle beraber yenilerinin de inşa edilmesini emretmiştir. Diğer yandan ise Osmanlı dış dünyadan daha az tehdit altında kaldığı için surlar içindeki sarnıçlar önemini yitirmiş ve zamanla tarihin için yok olmaya yüz tutmuştur

Vize Su Sistemi ve Anastasian Duvarı

Kurşungerme Su Kemeri
Vize Su Siteminin bir kısmı
30 yılda inşa edilen kanal, kolları hariç 242 kilometre, kollarlarıyla birlikte toplam uzunluk 451 kilometreye ulaşıyor. Pompalama sistemi olmadığı için suyun bu kadar uzun mesafe boyunca yer çekimiyle akması, mükemmel bir işçilik ve mühendislik harikası anlamına geliyor. Yani sadece eğim vererek suyu 242 km taşıyabilmeniz gerekiyor. Bu da çok ince bir hesap ve işçilik gerektiriyor.  Örnek vermek gerekirse Kırkçeşme isale hattında en uçtaki su kaynağının yüksekliği deniz seviyesinden 60 metre civarında olupşehir içinde dağıtım yapılan bölgenin deniz seviyesinden yüksekliği ise 40 m civarındadır. Hattın uzunluğunu 40 km civarında kabul edersek her 1 km lik mesafeyi maksimum 50 cm lik bir yükseklik farkı ile kat edebilmişlerdir. Modern yükseklik ölçü aletlerinin (altimetre) bulunmadığı dönemlerde bu hesaplarının bu detaylarda yapılabilmesi insanı şaşırtıyor gerçekten.



Talas Su Kemeri
Büyükgerme Su Kemeri


2. HALKALI SU SİSTEMİ

Halkalı Su İsale Hatları
İstanbul surlarının batısındaki Halkalı köyü ile kuzeybatısındaki Cebeciköy arasında kalan araziden çıkarak on altı bağımsız isâle hattı vasıtasıyla şehrin ihtiyacını karşılayan sulara Halkalı suları denir. Fetihten önceki dönemlerde de şehrin sularının bu alandan geldiği bilinmektedir. İlk tesislerin Geç Roma devrinde Hadrianus (117-138), I. Konstantinos, Valens ve I. Theodosios (379-395) zamanlarında yapıldığı hakkında çeşitli bilgiler bulunmaktadır.

Geç Roma devrinde Bozdoğan Kemeri üzerinden geçen suların Halkalı sularından hangisi olduğu kesinlikle bilinmemekle beraber, bunların Mahmutbey civarındaki Mâzul (Mazlum) Kemer ve Habipler ile Küçükköy arasındaki Kara Kemer ve Kumrulu Kemer üzerinden gelen suları oluşturduğu sanılmaktadır. Bizans’ın ilk devirlerinde şehir içerisinde birçok sarnıç inşa edilerek suların bol olduğu mevsimlerde depolama yapılmış ve ayrıca yağmur sularından da faydalanılmıştır. VII. yüzyıldan itibaren şehri kuşatanlar isâle hatlarını tahrip ederek halkı teslime zorladıklarından su biriktirme ihtiyacı büyük önem kazanmış ve çok sayıda açık veya kapalı sarnıç yapılmıştır. Açık sarnıçların depoladığı su hacmi yaklaşık 700.000 m3 tutarında olup bunlar Aetius (Vefa Stadı), Aspar (Çukurbostan) ve Hagios Mokios (Altımermer) sarnıçlarıdır. Başta Yerebatan ve Binbirdirek olmak üzere kapalı sarnıçların toplam hacmi ise 200.000 m³ civarındadır. Latin istilâsında (1204) surların dışındaki tesislerle birlikte şehir su şebekesi de tamamen tahrip edildiğinden halkın su ihtiyacı önemsiz bazı isâlelerin dışında yalnız sarnıçlardan karşılanmıştır. İstanbul’un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed’in emriyle eski su yollarının tamir ve tevsiine başlanmış, ayrıca yeni sular bulunarak isâle hatlarına katılmıştır. Fâtih tarafından tamir ve tevsi ettirilen Halkalı sularının, Mâzul Kemer üzerinden geçen ve sonradan Beylik suyu adını alan su yolu ile Turunçluk, Fâtih ve Şadırvan suları olduğu bilinmektedir.

Mazul Kemer

3. KIRKÇEŞME SU İSALE HATTI


Kırkçeşme isale hattı iki kolu
Kırkçeşme isale hattı ve Mağlova Kemeri
İstanbul’un zamanla artan su ihtiyacını karşılamak amacıyla Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Kırkçeşme tesisleri yaptırıldı. Bu tesisler, mühendislik bakımından Mimar Sinan’ın en önemli yapısı ve hacim yönünden de en büyük eseridir

Kırkçeşme sularının şehre gelişi yani isâle hattı esas itibariyle iki koldan teşekkül eder. Bunlardan suyu en bol olanı Kâğıthane deresinin kollarından Kirazlı, Topuz ve Paşa derelerinden su alan doğu kolu, diğeri yine Kâğıthane deresinin biraz daha memba tarafında bulunan Ayvat deresi, Orta dere ve Bakraç deresinden su alan batı koludur. Bu iki koldan gelen sular Kemerburgaz’ın güneybatısındaki başhavuzda birleşir ve ana isâle galerisine girerek Moğlova Kemeri yardımıyla Alibey deresini geçtikten sonra Cebeciköy deresinden gelen bir kolu da alıp güneye doğru devam eder. Balıklıhavuzun alt tarafında batıdan gelen bir koldan da su alır. Bu kol battaldır ve halen hiç su gelmemektedir. İsâle hattı, baştan itibaren çok sayıda büyük ve küçük kemer ve delmelerden geçerek Eğrikapı Maksemi’ne ulaşır. İsâle hattının üzeri hiçbir yerde açık olmayıp su daima üstü kapalı kanal veya galerilerden geçer. Kemerlerde de kanalın üstü çatı şeklinde sal taşlarıyla kapatılmıştır. Kırkçeşme isâle galerilerinin boyutları yer yer çok az farkla değişmektedir. Hepsinin aynı elden çıktığı, zemin cinsine göre büyük veya küçük yapıldığı, belki de bir bölümünün eski suyolu olduğu kabul edilebilir.

Kırkçeşme tesisleri içerisinde iki veya üç katlı, çok gözlü beş âbidevî kemer vardır. Bunların içinde gerek mühendislik gerekse mimarlık bakımından en önemlisi Moğlova Kemeri’dir. İkinci olarak görülen Uzunkemer, Kırkçeşme tesislerinin batı kolu üzerinde bulunan 711 m. uzunluğunda ve iki katlı şekliyle tesisin en büyük yapısıdır. Üst katta elli, alt katta kırk yedi kemer vardır. Kemerler suyun giriş yönünden itibaren birden başlamak üzere elliye kadar numaralanmıştır. Kemer planda kırık hatlar şeklindedir. En önemli yön değiştirme yirmi üçyirmi dördüncü kemerler arasında bulunur. Su galerisi kemerin en üstünden geçer. Gözlücekemer (Cebeciköy Kemeri), Kovukkemer de âbidevî kemerlerdendir ve bu kemerin bir bölümünün Roma devrinden kalmış olması ihtimali büyüktür.

Modern şehir şebekesinin tamamlanmasından sonra günümüze kadar geçen zaman içinde bu sistemlerin çoğu ortadan kalkmış olmakla beraber ana dağıtım kubbeleri ve şebeke arasındaki ilişki anlaşılabilmektedir. Bunların en önemlisi Edirnekapı Maksemi’dir. Eyüp’teki yerlere su vermek için sonradan Eyüp Kubbesi de yapılmıştır. Eğrikapı Kubbesi’ne gelen ana galerinin bir kolu Tezgâhçılar Kubbesi’ne, diğeri Sulukule Kubbesi üzerinden Haseki ve Yedikule’ye gider. Tezgâhçılar Kubbesi’nden galeri yine iki kola ayrılır; biri Tahtakale’ye, diğeri Gedikpaşa, Sultanahmet’ten Ayasofya Kubbesi’ne ulaşır. Ana galeriden ve sondaki kubbelerden künklerle ehre su dağıtılır. Bu arada küçük taksim yerleri, su kuleleri ve kuyularla 580 çeşmeye su verilir. Mimar Sinan devrinde Kırkçeşme’den beslenen çeşmelerin sayısı 300 kadardır.


Tezgahçılar Kubbesi'nden geriye kalanlar

4.TAKSİM SU İSALE HATTI

Haliç’in kuzeyindeki bölgenin su ihtiyacı küçük menbalardan beslenen çeşmelerden ve bazı isâlelerden karşılanıyordu. Galata Mevlevîhânesi’nin suyunu temin eden ve Levent Çiftliği’ndeki iki menbadan beslenen isâle hattı, Kasımpaşa’nın suyunu sağlayan isâle hattı ve Kâğıthane menba suyunu getiren isâle hattı bu bölgedeki isâlelerin en önemlilerindendi. Boğaz kıyılarında inşa edilen yeni köşkler ve yerleşim yerleriyle Kasımpaşa, Galata, Beyoğlu, Fındıklı, Beşiktaş ve Ortaköy’ün kalabalıklaşması sonunda Haliç’in kuzeyindeki bölgede su kıtlığı baş gösterdi. Bölgenin suyunu temin etmek amacıyla III. Ahmed zamanında başlatılan isâle hattı Patrona İsyanı yüzünden yarım kaldı. Tesisin yapımına I. Mahmud döneminde devam edilerek Taksim isâle hattı 1732 yılında tamamlandı. Yapılan bu ilk isâle hattı Taksim tesislerinin birinci merhalesini teşkil eder. Bu merhalede Büyükdere’nin kuzeybatısında Bahçeköy’deki derelerden alınan sular içi sırlı künklerle şehre getirildi. İsâle hattı Bahçeköy Kemeri’nden sonra bir katlı ve yalnız dere üzerinde iki katlı, toplam yirmi bir gözlü, 400 m. uzunluğunda, 11 m. yüksekliğindeki I. Mahmud Kemeri’nden geçer; ardından Acıelma, Derbent, Maslak, Ayazağa, Zincirlikuyu, Mecidiyeköy, Şişli yoluyla Harbiye Mektebi önündeki makseme ve oradan Taksim’deki su deposuna ve makseme ulaşır. Bu isâle hattının uzunluğu yaklaşık 25 kilometredir.

Taksim su isale hattı ve Taksim* su maksemi

Taksim su isale hattı haritası (Taksim su maksemi sergisinden)

Sultan Mahmut Kemeri

Taksim Maksemi kitabesi

“ Şehinşâh-î cihan Mahmûd Hânın kevser-i lûtfu”
“ Bu maksemden eder atşâna irvâ-yî ferah-zâyî”
“ Zehî bû maksem-î âb-î hayât-efzâ ki muhbirdir”
“ Bu dilcû beytimin her mısra’î târîh-i garrâyı”
“ Cihandâr-î himem Sultân Mahmûd etti nev-bünyâd”
“ Bu ebâ maksem-î âb-î zülâl-î kevser-asâyı”


Taksim  : isim Parçalara bölme, bölüştürme

----------------------------------------------------------------------------------------------
Kaynak;
1.Pr. Dr. Kazım Çeçen                  Roma Su Yollarının En Uzunu
2.James Crow                              THE INFRASTRUCTURE OF A GREAT CITY
3.http://www.shca.ed.ac.uk/projects/longwalls/WaterSupply.htm
4.http://www.islamansiklopedisi.info
-----------------------------------------------------------------------------------------------

Devamını Oku »

21 Ağustos 2016 Pazar

7.Tepedeki Kayıp Anıt ; Arcadius Sütunu


Evliya Çelebi seyahatnamesini okumaya henüz başlamıştım ki Fakir'in kitabının hemen başlarında Bizans'ta şehri çeşitli tehlikelerden koruduğuna inanılan tılsımlı anıtlardan bahsettiğini gördüm.

Her ne kadar kendisi 27 yer dese de seyahatnamesinde 17 anıtı anlatıyor. Bu anıtlardan biriside Arkadius Sütunu. Bende seyahatnameyi okurken böyle bir anıtın varlığını yeni öğrendim. Halbuki yılardır hemen yanından yürür gidermişiz de haberimiz yokmuş. Nasıl olsun ki? Sütundan kalan sadece kaidesi ve oda binaların arasına sıkışıp kalmış.

Sütunun 3 yanı yapılarla kapatılmış durumda ve bu yapılar sütuna bitişik nizamda inşa edilmiş.


Sütun, Cerrahpaşa Semti'nde ve Cerrahpaşa Caddesi ile Haseki Kadın Sokağı kesişiminde bulunuyor. Sokaktan içeri girilip dikkatlice bakılmadığı müddetçe fark edilmesi mümkün değil. Zaten sadece sütunun batı yönündeki kısmını görmek mümkün. Bu kısımda önündeki ağaçlardan dolayı yazın iyice kapanır vaziyette oluyor.

Gerek deprem,yangın ve zamanın getirdiği aşınmalardan gerekse yaşayanların verdiği zararlardan dolayı kaide üzerinde herhangi bir rölyef yazı vb. bir kalıntıyı görebilmek mümkün değil. Beş on yıl öncesine kadar binaların üzerinden kaidenin üst kısmını görmek mümkünmüş ama sonradan geçişler kapatılmış. Artık yukarı çıkıp şaft başlangıcını veya merdivenleri görmek mümkün değil.


Konstantinapolis'te şehir ana güzergahlarında büyük meydanlar (forum) oluşturulmuş ve buralara da çeşitli anıtlar dikilmiş. Forum kelime anlamı en basit şekilde "pazar" olarak çevrilebilsek dahi Roma'da forumların anlamı toplum için çok daha büyükmüş. Bu forumlar arasında Constantine, Bovis ve Arcadius forumunu sayılabiliyoruz. İmparator,sarayından çıkar (Sultanahmet Meydanı ) Mese yolu (bugünkü Divan yolu caddesi) üzerinden sırasıyla Constantine (Çemberlitaş), Theodosius (Beyazıt), Bovis (Aksaray) ve Arcadius (bugün bu bölgede meydan bulunmuyor) Forumlarından geçerek Altın Kapı'ya ulaşır ve şehri buradan terk edermiş.


Arcadius Sütunu, 7 tepeli Constantinopole’ün 7.Tepesinde Xerelophos’da bulunan Arcadius Forumunun bir parçası olarak inşaa edilmiş. Bizans İmparatoru I.Theodosius (büyük) için, onun onuruna, oğlu Arcadius tarafından 402 yılında yapımına başlanmış ve 421 yılında bitirilmiş. İmparator Arcadius, sütunun en üstündeki platformun üzerine de babası I. Theodosius’un bir heykelini yerleştirmiş.

Arcadius Sütunu, dört köşe bir kaide üzerinde 35 m. yüksekliğindeymiş, Romadaki benzeri ile hemen hemen aynı boyutlardaymış.


Arcadius Sütunu’nun dikdörtgen planlı ve revaklarla çevrili bir forum içine alınması sonraki tarihlerde gerçekleşmiş ve çevresinde, galeri, exedra ve heykellerle donatılmış Arcadius Forumu yapılmıştır. Arcadius Sütunu, 542/543 yılında deprem ve 550 yılında bir yıldırım düşmesi ile zarar görmüş, 740 depreminde ise devrilmiştir. Kentin Osmanlı egemenliğine geçmesi ile birlikte Arcadius Sütunu ve Forumu çevresinde ahşap evler, dükkanlar inşaa edildiği ve Avrat Pazarı adı ile bilinen daha çok cariyelerin satıldığı bir köle pazarı kurulduğu bilinmektedir. Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanına kadar ayakta kalan sütun, deprem ve yangın gibi felaketlerde çevresine tehlikeli olacağından ötürü yıktırılmıştır.

Arcadius sütunu ile ilgili yazılı bilgiler veren ilk kaynak Petrus Gyllius’un 1561 de basılmış olan “The Antiquities of Constantinople” adlı kitabıdır. Gyllius, 1544-1548 ve 1550-1551 yılları arasında Fransa Kralı Francis I tarafından İstanbul’a gönderilmiş ve bu dönemlerde İstanbul’da yaşamıştır.

Kraliyetin görevlendirmesi ile İstanbul konsolosluğunda, antik metinleri aramak ile görevlendirilmiştir (1544 - 1547). Burada vaktinin ciddi bir kısmını antik İstanbul üzerine ayırmış ve İstanbul üzerine çok geniş ve kapsamlı bir arşiv çıkarmıştır. İlerleyen yaşı nedeniyle geçirdiği ateşli hastalık nedeniyle kitabını bitiremeden 5 Haziran 1555 yılında vefat etmiştir.

Ölümünden sonra yeğeni, Antoine Gilles, notlarına ulaşmış ve eserlerini iki kitap olarak basmıştır. İlk kitap Boğaz'ın Trakya Kısmı Üzerine ve diğeri de İstanbul'un Topografisi ve Antik Eserleri isimlerini taşır. İkinci kitap çok uzun süre İstanbul üzerine en önemli referanslardan biri olmuştur. Bu kapsamlı çalışma günümüzde halen kaynak olarak önemini devam ettirmektedir.

Gyllius, bir çok kaynakta sütunun I. Theodosius’un Gotlara karşı kazanmış olduğu zafere ithafen inşaa edildiğini söylemesine karşılık söz konusu eserinde I. Theodosius’un İskitler (sakalar) ve bazı barbar kavimler karşısında kazanmış olduğu zafere ithaf edildiğini yazmaktadır.


Gyllius, kitabında İstanbul'un genel bir tarifini yaptıktan sonra detaylı açıklamalara girer. Mesela şehrin 7 tepesini ve vadisini ayrı ayrı detaylarıyla tanımlar. Buradan da 7 tepe tanımlamasının o günlerden geldiğini anlıyoruz.



Bu kitaptan sütunun özelliklerini anlatan sayfalardan bazı satırları çevirmeye çalıştım.

"Arcadius sütunu 7. tepe üzerinde yer alır ve bu bölge Xerolophos olarak bilinir. Bu tepenin çevresi 12 bin adımdan biraz daha azdır ve kentin 3 te birinden fazlasını oluşturur.


,,
Bu sütun üzerine imparator heykeli yerleştirilir. Bu heykel "Leo Conon" saltanatı (25 March 717 – 18 June 741) zamanında tüm şehri sallayan deprem de devrildi.
,
,
Tabanı, kaidesi ve başlığı mevcuttur. Sütunun şaftı kaide ve başlıklar ile birlikte 21 taştan oluşuyor. Başlığın üzerinde iki taş var.

Çok yakın şekilde çimentolanmışdır ki asla deprem şokundan ve zamandan etkilenmemiştir. Bu taşlar birbirinin üzerine konulmuş ve içleri oyulmuştur. Bu taşların her biri sütunu bütünüyle çevreler ve basamaklar ile kesilmişlerdir. Dış taraflarından da pencereler açılmıştır ki bunlar yapıyı güzelleştir ve aydınlatır. En üst kısımdan en alt kısımdaki kaide taşlarından şaftın çevresini ölçme işini üzerime aldım. Bu taş boylu boyunca bir kapı ile kesilmiştir ve buradan sütunun baş kısmına (abacus,capital) çıkabilirsiniz. Bu taşın yüksekliği ise 13 ayak 9 inç tir ve kendisi tüm sütunun çatısı ve kemeridir.


Kapı 6 ayak 2 parmak yüksekliğinde ve 3 ayak 9 inç genişliğindedir. İkinci taş 6 ayak yüksekliğinde olup baş ve abaküs üzerindeki en üst basamak olarak kesilmiştir. Üçüncü taş 5 ayak ve 4 parmak yüksekliğinde olup tüm başlık ve abaküs kısmını oluşturur
.
Şaft ve sütunun başladığı 21. taşın yüksekliği 6 ayak ve 4 parmaktır. Kaide (pedestal) 6 taştan oluşmaktadır.


Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü üzere Gyllius kitabında taşların boyutları, merdivenler, pencereler vb. olma üzere pek çok detay verebilmiştir. Ben sadece çok küçük bir kısmını türkçeye çevirmeye çalıştım.

Şüphesiz Büyük Constantin yeni başkentini inşa ederken hedefi en azından Roma kadar görkemli meydanları, anıtları, hipodromu olan bir şehir inşa etmekti. Yeni şehir inşa edilirken aynı zamanda dünyanın dört bir tarafından "buna Roma'da dahil" anıtlar İstanbul'a taşındı. Nova Roma'yı inşaa eden Mimarlar, işçiler muhtemelen Roma'yı inşa edenlerdi, imparatorlar Roma'nın imparatorlarıydı. Bu nedenle eserlerin birbirlerinden etkilenmemesi mümkün olamazdı.



Arcadius kolonu da kendinden önce yapılan Trajan, Thedusius veya Marcus Aurelius örnek alınarak yapılmıştı muhtemelen. Ben en çok Trajan Kolonuna benzetiyorum. Trajan kolonu hala bütünüyle ayakta olduğu için mimari yapısı veya nasıl inşaa edildiği tüm detaylarıyla resmedilmiş. Arcadius sütununu daha iyi anlayabilmek adına bu çizimleri ekliyorum.


Kartal-Jüpiter sembolü, Zafer Sembolü. Roma zafer sanatı içinde sıklıkla kullanılmıştır 












Arcadius sütunu üzerindeki zıvana deliği 

Arcadius sütunu hakkında özellikle üzerindeki rölyefler hakkında en detaylı bilgileri veren kaynak Trinity College Kütüphanesi'nde bulunan bir el yazmasıdır. 1574 tarihli çizimleri çoğu Konstantinapolis'i diplomatik mahiyette ziyaret eden bir batılı sanatçı tarafından yapılmış görüntüsü mevcut. Albüm içinde sütunun kaide ve şaftı üzerindeki çizimler çok net olarak gösterilmiştir.

Column of Arcadius, East side
Trinity College, Cambridge (after Grabar)

Column of Arcadius, South side
Trinity College, Cambridge (after Grabar) 


Column of Arcadius, West side
Trinity College, Cambridge (after Grabar) 


















Sütun üzerindeki rölyefleri araştırırken internet üzerinde bir takım farklı çizimlere rastladım. Her ne kadar resimler altında Arcadius Sütunu'ndan denilsede bunu farklı kaynaklardan doğrulamak mümkün olmadı. Hatta yabancı bir kaynakta Arcadius sütunu ile ilgili bilgi veren yabancı bir kaynağın Theodosius sütunu ile Arcadius sütununu karıştırdığını söylediğine rastladım. Aşağıya da bir örneğini eklediğim bu çizimlerin İstanbul'a Fatih Sultan Mehmet döneminde gelen Gentile Bellini tarafından 15. yüzyıl sonlarına doğru yapıldığı ve bu çizimlerin Theodosius sütununa ait olma durumunun olduğu biliniyor. En basit kontrol yöntemiyle Arcadius sütunundan alındığı söylenen aşağıdaki rölyefin yukarıda paylaştığım Trinity College çizimleriyle ilgisi bulunmuyor.



Farklı dönemlerde yayınlanan İstanbul haritalarından gördüğümüz kadarıyla Theodosius sütununun en azından 17. yüzyıl sonlarına kadar ayakta durduğu görülebiliyor. Yani Bellini İstanbul'u dolaşırken her iki sütununda üzerindeki heykelleri hariç tamamı ayaktaydı. Bu nedenle Bellini'nin Theodosius sütununu resmetme olasılığı gayet yüksek




Schnitzer Lukas, engraver,1620-1671 


*******
Sonuç olarak çok daha eski tarihlere ait Trajan sütunu İtalya'da dimdik ayakta ve tüm güzelliğiyle sergileniyor. Malesef Arcadius sütunu'ndan geriye çok bir şey kalmış değil ve kalanlarda yok olmaya terkedilmiş vaziyette.

Bu kadarının bile ortaya çıkarılması eminim İstanbul için çok büyük bir kazanç olacaktır. Bunun çok da zor olmayacağını düşünüyorum.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kaynaklar;

1. http://visualoop.com/infographics/building-trajans-column

2. Petrus Gyllius                    Antiquities of Constantinapolis
3. Freshfield Album               Trinity  College Library
4. İstanbul Haritaları 1422-1922
----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Devamını Oku »

2 Ağustos 2016 Salı

Sadrazam-ı esbak Çorlulu Ali Paşa Hazretleri Çeşmesi

 Abuk sabuk yapılar içinde boğulmuş sanki son anlarını yaşayan bu çeşmeye, yolum iş amacıyla Mevlana kapı taraflarına düştüğünde rastladım.



Sivri bir kemeri, mermer teknesi ve geniş saçaklı olan çemenin üstü de kubbeli inşa edilmiş.Kemerin içinde besmele ve üzerinde de birisi onarım olmak üzere iki kitabe bulunuyor.Onarımın 1902 yılında yapıldığını anlıyoruz. Ancak sonrasında da bir takım bilinçsizce güya koruma amaçlı onarımlar yapıldığı anlaşılıyor. Aslında fotoğraflardan görüldüğü üzere çeşmenin ciddi ve niteliğine uygun bir onarıma ihtiyacı olduğu bariz.

Esas kitabe ve boyanmış. Tarihi çok zor okunuyor


Esas kitabede şöyle yazıyor;
“ Sahib-ül hayrat Sadrazam-ı esbak merhum ve mağfur Çorlulu Ali Paşa Hazretleri 
sene1132”

Ancak kitabe o kadar kötü bir şekilde sonradan boyanmış ki kitabe tarihi çok zor seçiliyor. Umarım yanlış okumamışımdır. Tarihe göre çeşmenin Ali Paşa'nın vefatından sonra yaptırıldığı anlaşılıyor.


Onarım Kitabesi

Sonradan Hicri 1320 (M1902) tarihli tamire ithafen yazılan kitabe ise şöyle;

Sadr-ı a’zam Çorlulu merhum Ali Paşa idi
Evvela bu çeşmeyi ihya eden merd-i bihin
Evliya namiyle ma’ruf camii inşa eden
Hazret-i Tevfik efendi sâkin-i huld-i berin
İşte ol zat-i şerifin zevce-i pâkizesi
Menba’-ı himmet Hanife nam Hatun-i güzin
Sonra işbu çeşmeyi tecdidi-ü ihya eyledi
Mazhar-ı ecr-i azim itsün anı Rabb-i muin
Bir su içdüm Fahmî âmin-han olub tarihini
Nâil-i kevser ola ervah-i pâk-i müslimin

Onarımı yapanın Tevfik Efendi'nin zevcesi Menba'-ı himmet!! Hanife Hatun olduğunu yazıyor.



Çeşmenin şimdiki hali ve tahminim 1970 lere ait bir resmi. İnsan haliyle üzülüyor, hangi arada ve nasıl bu kadar acımasız olduk diye.


Çeşmenin harita üzerindeki yeri




Devamını Oku »

21 Temmuz 2016 Perşembe

İşgal İstanbul'unda Tehcir Yargılamaları

Ben büyükbabamı en son gördüğümde 9 yaşındaydım. 1980 yılında ihtilal olmuş ve babamın tayini Gaziantep'e çıkmıştı. Biz o zaman Bitlis'in Mutki ilçesinde oturuyorduk. Memleketten (Bitlis'ten) ayrılmadan önce veda etmek için akrabaları dolaştık. Bu arada büyük babamı da görmüştük. Dedem, ağabeyim ve beni yanına çağırmış ve konuşmaya çalışıyordu. Çok yaşlıydı o zaman tahminim 90 yaşlarındaydı. Zaten bu görüşmeden 2 yıl kadar sonrada vefat etti.
Bu sırada bize bir şeyler  soruyordu. Bunlar arasında "mişmiş nedir?", "heyır nedir?" soruları hatırımda kalmıştı ve biz bunların ne olduğunu bilememiştik.

Gaziantep'e yerleşince bu kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenebildik. Meğer bu yörede kayısıya mişmiş, incire heyır deniyormuş. Ama ben bu kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenmiş olsam da ancak yıllarca sonra bu kelimeleri dedemin nereden bildiğini anlayabildim. Meğer 1915 olayları sırasında Bitlis Ruslar ve Ermeniler tarafından ele geçirilince dedem ve ailesi ( diğer tüm halkın yaptığı gibi) kaçmak zorunda kalıyorlar ve Gaziantep civarına geliyorlar. Ancak bunu tüm kardeşler başaramıyor. Yedi erkek kardeşin dördünden hiç bir şekilde bir daha haber alamıyorlar. Diğer kardeşler yıllar sonra birbirlerini bulabiliyorlar.


*****

2 Haziran 2016 yılında Alman meclisinin 1915 olaylarını soykırım olarak tanıması kararı bana Sadrazam Talat Paşa cinayetini ve alman mahkemelerinin bir katili nasıl akladığını hatırlattı.

Takvimler 15 Mart 1921 i gösterdiğinde eski sadrazam ve İttihat Terakki Cemiyeti kurucularından Talat Paşa, Berlin'de Solomon Tehliryan isimli bir ermeni tarafından sırtından vurularak öldürülmüştü.


Tehliryan cinayet sonrası
yakalandı ve mahkeme önüne çıkarıldı. Alman ceza kanununun 21. maddesi şöyle diyordu; "Adam öldüren kişi, eğer öldürme fiilini kasten yerine getirdiyse cinayet suçundan ölüm cezasına çarptırılır". Tehliryan açısından en iyi ihtimal "cinayette kasıt bulunmuyor veya ağır tahrik unsurları bulunuyor"  sonucuna varılsa dahi kendisinin 6 aydan az olmamak kaydıyla ağır cezaya çarptırılması gerekiyordu. Mahkemede sadece ermeni iddiaları lehinde şahitlik edenlere söz verildi, paşanın eşine dahi şahitlik yaptırılmayarak Tehliryan beraat ettirildi.


Mahkeme, bu kararla sanığın, suçu aile fertlerinin öldürülmesinin intikamını almak amacıyla işlenmiş bu cinayeti ahlaki gösteriyordu. Cürmün kişisel önemini vurguladığından, suikastın örgütlü yönü göz ardı edilmiş ve bunun sonucu olarak Ermeni terör örgütlerinin işleyeceği diğer cinayetlerin önü açılmıştır.



Talat Paşa'nın Berlin'de çektirdiği son fotoğraflardan biri

Bu davadan yaklaşık 2 yıl öncede işgal altındaki İstanbul'da yine ermeni olayları nedeniyle işgal güçlerinin dayatmasıyla sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuş, onlarca insan tutuklanmış, savunma yapmalarına izin verilmemiş ve acımasızca cezalandırılmışlardır. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey bu mahkemelerde verilen kararlar neticesinde asılarak şehit edilmiştir.


Nihayetinde her iki mahkemede de bana göre hukuk cinayetleri işlenmiş ve hem hukuk tarihine hemde bu ülkelerin yüzlerine kara bir leke olarak sürülmüştür. Bu vak'alar "belkide yapılıyordur bilemiyorum" hukuk fakültelerinde öğrencilere okutulabilecek ders niteliğinde ibretlik duruşmalardır.


Kimine göre soykırım ama bir meşru müdafaa olan "tehcir kanunu" Dahiliye Nazırı Talat Paşa'nın sadarete sunduğu tezkerenin 1 Haziran 1915 tarihinde yürürlüğe girmesi ile başladı ve 15 mart 1916 tarihine kadar sürdü.

Tehcir sırasında ne kadar Ermeni'nin hayatını kaybettiği tarihçiler arasında tartışmalıdır. Bu konuda çok farklı fikirler bulunmaktadır. Kimi tarihçilere göre ölen Ermeni sayısı 300, kimine göre ise 1 milyondur. Hatta bu sayıyı 2 milyona kadar çıkaranlar vardır. Tarihçi Kamuran Gürün, 1919 yılında Paris Konferansı'nda Ermeni delegelerin bu sayıyı önce 300 bin olarak ifade ettikleri fakat hemen sonra sayıyı 900 bine çıkardıklarını söyler.

Hatta Ermeni tarihçiler sonradan bu sayıyı 2.5 milyona kadar çıkardılar.

Osmanlı nüfus sayım istatistiklerine göre de tehcir öncesi Ermeni nüfusu 1.3 milyon civarındadır. Talat Paşa'nın defterinde ise sevk edilen Ermenilerin sayısı 924.158 dir.
Talat Paşa Hükümeti 8 şubat 1918 tarihinde sevk edilenlere ait gayrimenkullerin tasarruf hakkının yeniden kendilerine verilmesi yönünde bir karar almıştır. 1920 yılı itibari ile geriye dönen Rum ve Ermeni sayısı 350.000 e yaklaşacaktır. Feridun ATA'nın "Tehcir yargılamaları" kitabında 350 bin sayısının ne kadarının Ermeni ne kadarının Rum olduğu ayrımına gidilmemiş. 200 bin kişinin Ermeni olduğu kabul etsek bile 1920 tarihi itibari ile geri dönüş yapmayan Ermeni sayısı 700 bin civarında olacaktır. Kaldı ki özellikle Ruslarla birlikte geri çekilen ve Suriye civarında kalan Ermenileri de düşündüğümüz vakit hayatını kaybeden Ermeni sayısı çok daha aşağılara düşüyor.

Oysa Ermeniler tarafından öldürülen Müslümanların sayısı 580.000 dir ve ismen Osmanlı belgelerinde yer almaktadır.                                                                


Talat Paşa'nın defterinden sevk olunan Ermeni Sayısı
Ermenilerin askeri sebeplerle başka bölgelere tehcir edilmeleri sırasında görevini kötüye kullananlar, verilen talimatlara uymayarak yanlış iş yapanlar ve "Terkedilmiş Mallar"işlerinde vazifelerine dikkat etmeyenler hakkında soruşturmalar açılmıştır. Belgelere göre, 1915 ve 1916’da 1.673 kişi Ermenilere karşı suç işledikleri için tutuklanmış ve Osmanlı askerî mahkemeleri tarafından yargılanmıştır. Bunlardan 67’si idam edilmiş, 524’ü de çeşitli suçlardan dolayı hapse atılmıştır. Ayrıca 68 kişi ağır işlerde çalışmaya mahkûm edilmiştir. Bu yargılamalar ve verilen cezalar Osmanlı devletinin Ermenileri gidecekleri yere varana kadar koruma isteğinin bir kanıtı olarak görülmelidir. 

*******

1915 olaylarını uzun yıllardır hem biz hemde uluslararası kamuoyu tartışıyor. Ancak bu konuda Türk araştırmacıların kamuoyunu ikna edebildiğini söylemek mümkün değil. Sanırım bu saatten sonra olayın boyutu artık bilimsel platformdan çıkmış siyasi bir olay ve baskı aracına dönüşmüştür.

Olayların soykırım olduğu yönünd
e yurt içindede azımsanamayacak sayıda fikir beyan eden bulunuyor. Aykırı veya entelektüel olmanın şartının tüm değerleri yok etmekten geçtiğine inanan, 
Türk tezlerini bırakın kabul etmeyi dinlemek bile istemeyen, arşivlere değilde bu konuda taraflı yayınlara bütünüyle inanan, olayların nedenlerinin söylenmesine bile tahammül edemeyen bir kısım yazar çizer oluştu.

Benim bu grupta gördüğüm ortak davranış şekli olaylar sonucunda ne kadar insanın veya bu insanların nasıl öldüğünün sürekli anlatılması, yaşanılan acıların ön planda tutulması şeklinde duygusal bir baskı oluşturulmaya çalışılması. Hiç birisi tehcire giden basamaklardan ya da bu olaylarda planlı olarak Ermenilerin yaptığı katliamlardan ve isimleri kayıtlı öldürülen 500 binin üzerindeki Müslümandan bahsetmek istemiyor.


Ermenilerin yaptığı katliamlara veya tehcire yönelik yüzlerce belge okumama rağmen Osmanlı'nın soykırım yaptığını gösterir tek bir belge görmedim, göremedim. Benim soykırım savunucularından beklediğim aşağıda eklediğim gibi bir belgedir. Yoksa acıların yaşandığını, ölümlerin olduğu, insanların memleketlerinden koparıldığını hepimiz biliyoruz kabul ediyoruz.






Telgraf, özetle Osmanlı askerinin çekilmesinden sonra Ermeniler tarafından Kınalı ve Karahaç karargahlarında toplanan 7060 müslümanın yakılmak suretiyle öldürülmesini Dahiliye Nezaretine bildiriyor. Hatta devamında yapılan kötü muamelelerinde İngiliz kumandanlarının bilgisi dahilinde yapıldığından bahsediyor.
Bunun gibi onlarca yüzlerce belgeyi arşivlerde veya internet ortamında bulabilmek mümkün.
Soykırım yalanını destekleyebilecek belgelerin saklandığı veya yok edildiği de çok sık iddia ediliyor bu tezin savunucuları tarafından.
Hukukun en temel kurallarından biriside "müddei iddiasını ispatlamakla mükelleftir". Yani soykırım savunucuları yukarıda verdiğim belge gibi gerçek verilerle Türklerin soykırım yaptıklarını ispat etmek zorundadırlar.  Ancak Malta yargılamalarında muhipleri İngiliz ve Amerikalıların dahi bulamadıkları kanıtları bulabileceklerini sanmıyorum.  


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynak;
1. Murat Bardakçı                   Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi
2.Taha Akyol                           Felaket Yıllarında Osmanlı ve Ermeniler
3. Feridun Ata                          İşgal İstanbul'unda Tehcir Yargılanmaları
4. Bilal N. Şimşir                     Malta Sürgünleri
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Devamını Oku »

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Sümerli Ludingirra

Dünya Sümerologları sonunda derin bir nefes aldılar. Tam olmasa bile artık istediklerini elde etmiş saydılar kendilerini. Kolay değildi yüz yıldan beri bir iz peşinde koşmak. Bu izi sürmek hem çok zor, zor olduğu kadar ilginç, hem de pek uzun süreli idi. Bunu başlatan 10-15 cm büyüklüğünde her iki tarafı sütunlara ayrılmış araları çivi yazısı denilen kargacık burgacık yazılarla dolu bazı yerleri kırık bir kil parçasından ibaretti. Neydi bunun özelliği. Bilim adamları neden bunu bu kadar önemsemişti.
Bu kil parçası bundan yüz yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki Mezopotamya denilen toprakların güneyinde bulunmuştu. Daha önce bulunan belgelerden Mezopotamya'nın güneyinde bir Sümer ülkesi olduğu öğrenilmişti. Öyle ise bu tablet o ülkede yaşayan sümerlilere aitti ve onların dilinde yazılmış olmalıydı. Bunu okumaya çalışanlar önceki bilgilere dayanarak bazı ipuçları buldular. Onlara göre bu tablette bir sümerlinin anıları yazılmış gibiydi. Bu doğru olabilir miydi? Binlerce yıl önce insanlar anılarını yazabilir miydi?

BU ÖYĶÜLERİ NEDEN YAZIYORUM

Ben bir Sümerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmişbeşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan; fakat şairlik ve yazarlığım ölünceye kadar devam edecek herhalde.
Bu yaşam öykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kilerlerimizin, görkemli tapınaklarımızın arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, her türlü bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı bizi kıskandı. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar, biz yaptık onlar yaktılar. Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu, hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızın bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonrada "biz bulduk, biz yaptık" diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımızda uygarlığımızda unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.
Bu durum beni yıllardan berı üzüyordu. Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün birden bire aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeyeyim dedim ve yaşam öykümü yazmaya karar verdim. Böylece her tarafa, herkese, her çağa ulaşacağımı umut ediyorum.
Çocukluğumdan bugüne tüm yaşantımı anımsamanın, ulusumuzun binlerce yıllık geçmişini çıkarıp hepsini bir araya toplamanın pek kolay olmayacağını tahmin edersiniz herhalde. Fakat ben bu yaşa kadar bir çok olaya tanık oldum. Arşiv ve kitaplıklarda araştırma yaptım. Büyüklerimden, çevremden bilgiler topladım. Şimdi bu biriken bilgiler ışığında, yaşamıma ait hatırlayabildiğim anılarımla birlikte ulusumuzun başından geçen acı tatlı olayları, gelenek ve göreneklerimizi, inançlarımızı, tanrılaŕımızı size tanıtmaya çalışacağım. Şiirlerimizden, destanlarımızdan, masallarımızdan örnekler vereceğim. Bunları, sizi sıkmadan okutabilirsem ne mutlu bana.
Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlarda bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!..

.......


Evet yukarıda okuduğunuz satırlar 4000 bin yıl öncesinden günümüze geliyor. Satırların sahibi Nippur'lu bir ögretmen, şair ve döneminin yazarlarından Sümerli Ludingirra.


Yanlış okumadınız ve bende yanlış yazmadım tam 4000 yıl öncesinde kil üzerine dökülmüş bu cümleler. Hayret etmemek elde değil. Hele ki kendi hayatlarımıza dair çok değil 10-15 yıl öncesine ait yazı çizgi pek bir şeyler bulmanın düşük olasılığını düşününce bu tabletlerin değeri anlaşılabiliyor.


Devamını Oku »

14 Haziran 2016 Salı

Mollacık Zade İshak Efendi

Kaptanı Derya İbrahim Paşa camii, Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi merkez binasının Vefa yönüne açılan ve eskiden Harem Kapısı olarak adlandırılan avlu kapısının karşısındaki köşe başında İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi bitişiğindedir. Caminin önünde ve yanında muntazam bir duvarla çevrilmiş geniş bir hazîresi vardır.
Malesef çoğu hazirenin olduğu gibi burasıda kapalı ve kapısı kilitli durumdadır. Ancak hazirenin içini demir parmaklıklar arkasından olabildiğince görebiliyorsunuz. 


Camii, Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa tarafından 1725 yılında yaptırılıyor. Mektep, cami, aşhane, sebil ve hamamdan oluşan külliyenin bir parçası. Yan tarafında bulunan külliyenin hamamı üzerine, 1912 yılında Mimar Kemaleddin Bey tarafından İ.Ü Kütüphanesi inşa ediliyor. Kiremit çatıyla örtülü dikdörtgen planlı cami almaşık düzende yapılmış. Caminin duvarlarında barok tarzda kalem işleri mevcut. Caminin haziresinde 105 mezar bulunuyormuş. Hazire duvarlarının kesiştiği yerde bir de sebil bulunuyor.



Bende bu hazire içinden dışarıdan görebildiğim kadarıyla okumak için bir mezar taşı seçtim. Biraz zorlansamda okumayı başarabildim. Mezar, merhum Mollacık Zade İshak Efendi'ye aitmiş. Şinasi'nin Fatin Tezkeresi baskısındaki bilgilere göre 18. yüzyılda yaşamış, Rumeli ve Anadolu kazaskerliğine kadar yükselmiş. Kazaskerlik görevinin önemini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Divan'ı Hümayun'un üyesi veya Şeyhülislamlık öncesi makam demek yeterli olacaktır. Hal tercemesinin Fatin Tezkeresi'nde olması kendilerinin aynı zamanda bir şair olduğunu gösteriyor. Zaten kitabesindeki dizelerin güftesinin merhuma ait olduğu belirtilmiş.




hüve'l baki


sabıka-i rumeli kazaskeri

merhum ve mağfur leh mollacıkzade

el hac ishak efendi ruhuyçün
rıza-i lillahi teali el fatiha
merhumun güftesi ve vasiyetidir
encümengah-ı fenadan nice oldumsa nihan
levha-i kabrimdede namım olur elbet pinhan
umarım rahmet settar u kerim u hayyden
cürm-ü isyanımıda setr ede kef-i mizan



ŞİNÂSİ'NİN FATİN TEZKERESİ NEŞRİ

Mollacıkzâde İshak Efendi  


« Vefat-ı İshak Efendi Doksan beş senesi recebinde Rumeli sadâretinden munfasıl ve mübtelâ olduğu nikris illeti müdâvatile müştegil olan Mollacıkzâde İshak Efendi zilhiccenin on dördüncü günü vefat eyledi.
Terceme : Müteveffâ-yı müşârünileyh bin yüz yirmi senesi zilhiccesinde hâcegân-ı divan-ı hümâyundan cizye muhasebecisi Mollacık Mehmed Efendi'nin 1. sulbünden tevellüd edüp mukaddemat-ı ulûm-ı âlîyeyi tahsil esnâsındaki bin yüz otuz üç tarihinde « Beheetü'I-fetâvî » sahibi merhum Şeyhülislâm Abdullah Efendi'den mülâzım ve kırk üç senesinde Şeyhülislâm Mirzâzâde Şeyh Mehmed Efendi'nin himmetile müderris ve müsâede-i rûzigâr ile yetmiş senesinde Yenişehir-i Fener mevleviyeti ve yetmiş üçte Edirne pâyesi ve yetmiş beşde Mekke-i mükerreme pâyesile bekâm ve seksen üçte İstanbul kazâsı ile ve seksen dokuzda Anadolu sadâreti ile ve doksan dörtte Rumeli sadâreti ile benâm olup bağde'l-infisâl hânesinde ikamet üzre iken bervech-i muharrer nikriş illetiyle irtihal ettikte Sultan Bâyezid camii civarında vâki Kapudan İbrahim Paşa camii bazîresine defn olundu. Meşâbir-i ulemâ ve dânişmendan-ı şuerâdan olup her vadide suhanperdazlığa kadir ve husûsiyle bedahaten söz bulmakta emsâli nâdir bir zât-ı celîlü'l-meâsir idi . Zâde-i tab' ları olmak üzere seng-i mezarına tahrir olunmasını vasiyyet etmiş olduğu kıt'a levh-i mezârında mestur olup aynile bu mahalle dere olundu,.( Kıt'a) Encümengâh-ı fenadan nice oldumsa nirhan * Levh-i kabrimde de nâmım olur elbet pinhan * Umarım rahmet settâr u kerim u hayyden * Cürm ü isyanımı da setr ede keff-i mizan.


MEVLEVİYET


Osmanlı ilmiye teşkilâtında yüksek dereceli kadılıklar için kullanılan bir terim.

Osmanlı Devleti’nde dereceleri itibariyle kadılıklar esas olarak iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan ilkine “mevleviyyet kadılıkları”, ikincisine ise “kazâ kadılıkları” denilmekteydi. Osmanlılar’da pâyitaht olan Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerle Balkanlar’da, Anadolu’da ve Osmanlı idaresinde bulunan çeşitli Arap topraklarında yer alan, gerek stratejik gerekse nüfus ve kültür bakımından önde gelen büyük şehirler yönetim ve halkın güvenliği açısından önem arzettiğinden buraların adlî / kazâî idaresinin başına tecrübeli ulemâ gönderilir ve bu kadılıklar mevleviyet olarak anılırdı. Tayin edilen kadılar da mevleviyet rütbesini kazanmış olurdu. Bu nitelikleri taşıyan müderris ve kadılar “mevâlî, şüyûh-ı müderrisîn, kibâr-ı müderrisîn” gibi sıfatlarla anılmıştır.

Mevleviyetin terim olarak XV. yüzyılın ortalarından itibaren kullanıldığı anlaşılmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed’in Teşkilât Kanunnâmesi’nde yer alan, “Ve Sahn mollaları makām-ı mevleviyettedir. Onlar cümle sancak beylerine tasaddur ederler. Ve dâhil müderrisi ve hâriç müderrisi dahi makām-ı mevleviyettedir” ifadesi, mevleviyet makamında bulunan Sahn müderrisleriyle birlikte dâhil ve hâriç medreseleri müderrislerinin büyük kadılıkların müstakbel kadıları durumunda olduğunu, dolayısıyla zamanı ve sırası geldiğinde mevleviyet sayılan şehirlerin kadılıklarına tayin edileceklerini ortaya koyar. Bu durum, XVI. yüzyılın ikinci yarısında Kanûnî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Süleymaniye medreselerinin öğretim faaliyetine başlamasına kadar sürdü. Bu tarihe kadar ilmiye teşkilâtı içerisinde en yüksek rütbeli müderrisler, yevmî 60 akçeli Ayasofya Medresesi müderrisi bir tarafa bırakılırsa Sahn medreseleri müderrisleri olduğu için en yüksek kadılıklara da yine büyük bir çoğunlukla aynı medreselerde ders vermiş olan müderrisler tayin ediliyordu. Ancak mevleviyet sayılan kadılıklar derece ve rütbe bakımından kesin bir sıralamaya tâbi tutulmamıştı.

XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, statü ve kadro bakımından Sahn medreselerinin üzerinde bulunan Süleymaniye medreselerinin faaliyete geçişiyle birlikte Fâtih Sultan Mehmed zamanında teşekkül eden yapı yeniden ele alınarak ilmiye tarikinde rütbeler, pâyeler ve medrese hiyerarşisi tekrar düzenlendi. Bundan sonra mevleviyetlerin statüleri açıklık kazandı; hangi kazaların mevleviyet sayılacağı, hangi medreselerin müderrislerinin bu tür kadılıklara tayin edileceği belirlendi. Bu düzenlemeye rağmen mevleviyet kategorileri bir anda değil, peyderpey ortaya çıkıp zaman içinde şekillenmiştir.


Mevleviyetlerin itibar bakımından derecelenmesi ise kadıların terfi sırasına göre devriye mevleviyetleri, mahreç mevleviyetleri, bilâd-ı hamse mevleviyetleri, Haremeyn mevleviyetleri şeklindeydi. Devriye mevleviyetine dâhil ve hâriç medreselerinin müderrisleri tayin ediliyordu. Peyderpey devriye mevleviyeti statüsüne geçmiş olan şehirler Adana, Antep, Bağdat, Belgrad, Beyrut, Bosna, Çankırı, Diyarbekir, Erzurum, Filibe, Konya, Kütahya, Maraş, Rusçuk, Sivas, Sofya, Trablusgarp, Van idi. Bu şehirlerde bir süre vazife yapan kadılar mâzul duruma düştükten sonra mahreç mevleviyeti pâyesi alırlar, gönderilecekleri bir mahreç kadrosunun boşalması halinde mahreç mevâlîsi olarak tayin edilirlerdi.

Devriye mevleviyetinin üzerinde yer alan kadılıklara ise mahreç mevleviyeti denilmiştir. Bunlar yüksek rütbeli medreselerden ilk olarak kadılığa çıkılan yerlerdir. Mahreç mevleviyeti statüsünde bulunan şehirler başlangıçta Galata, Halep, İzmir, Kudüs, Selânik, Tırhala Yenişehri’ydi. Daha sonra bunlara Eyüp, Girit, Sofya, Trabzon ve Üsküdar eklendi. Mahreç mevleviyetlerine önceleri Sahn medreseleri müderrisleri tayin edilirken XVI. yüzyılın ortalarından itibaren Sahn ile birlikte Süleymaniye, Süleymaniye Dârülhadisi, hâmise-i Süleymâniyye ve mûsıle-i Süleymâniyye medreseleri müderrisleri tayin edilmeye başlandı.

Bilâd-ı hamse mevleviyeti statüsündeki kadılıklar başlangıçta Mekke, Edirne ve Bursa olmak üzere üç şehirden (bilâd-ı selâse) ibaretti. Ardından bunlara Mısır (Kahire) kadılığı ilâve edildi ve sayı dörde (bilâd-ı erbaa) çıkarıldı. 1135’te (1723) Mekke kadılığı Haremeyn mevleviyetine dahil edilince bu kategorideki kadılıkların sayısı yine üçe indi, ancak Şam’ın derecesinin yükseltilip buraya dahil edilmesiyle tekrar eski sayıya ulaşıldı. Filibe’nin statüsünün yükseltilmesiyle de statü bakımından birbirine eşit bilâd-ı hamse mevleviyeti son haliyle teşekkül etmiş oldu. Bu şehirlerden birinin kadısı terfi edeceği zaman Haremeyn kadılıklarına yükseliyordu.

Haremeyn mevleviyetine dahil kadılıklar statü bakımından en yüksek kadılıklardı. Bu grupta yer alan şehirler İstanbul, Mekke ve Medine’dir. İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin başşehri, Mekke ve Medine’nin İslâm’ın kutsal şehirleri olması dolayısıyla bunlar itibar ve önem bakımından en yüksek statüde tutulurdu. İstanbul kadılığı ise bütün kadılıklar içerisinde en üst kadılık ve dolayısıyla en yüksek mevleviyetti. İstanbul kadılığının bir üstü, ilmiye tarikinin zirvesini temsil eden şeyhülislâmlığa gidiş yolunun son merhaleleri olan Anadolu ve Rumeli kazaskerliğiydi. Şeyhülislâm olabilmek için normal şartlar altında önce sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul kadılıklarını geçmek, sonra da Anadolu ve ardından Rumeli kazaskerliği vazifelerinde bulunmak gerekiyordu.

Mevleviyet sayılan şehirlere tayin edilen kadıların hizmet süresi hakkında birtakım rakamlar kaydedilirse de bunların hiçbiri kesin süreleri göstermez; en çok zikredilen rakam bir yıldır, fakat bu sürenin de uzatılıp kısaltılması mümkündür. Ancak her hâlükârda müderrisler içerisinde özel muameleye tâbi tutulanlar, başta hükümdar olmak üzere devletin üst mevkilerini ellerinde bulunduranların iltimas ve himayesine mazhar olanlar veya rüşvet dahil bir vesileyle üst derecelere yükselenler oldukça çoktur (Uzunçarşılı, s. 87-103). Osmanlı ulemâsının hal tercümelerini veren eserlerde bu gibi durumlara dair bilgilere sıkça rastlanır.


*****
1.ŞİNÂSİ'NİN FATİN TEZKERESİ BASKISINDAKİ YENİ BİYOGRAFİK BİLGİLER ÖMER FARUK AKÜN
2.İslam Ansiklopedisi   Türk diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Enstitüsü

Devamını Oku »