Osmanlı Dönemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Dönemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2018 Salı

İngiliz Derviş-Yeni Türkiye'nin Doğuşu ve Aubrey Herbert


Bugüne kadar bahsettiğim yayınların beğenerek okuduğum ve naçizane okunmasını tavsiye edebileceğim kitaplar olduklarını söyleyebilirim. Ancak bu yazımda öncenin aksine okunmamasını tavsiye edeceğim bir kitap ve içindeki asılsız iddialardan bahsedeceğim. Kitapta geçen iddiaların bir kısmının Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili olması kitaptan bahsetmek gereğini doğuruyor.

"Mehmet Hasan Bulut" tarafından 2015 yılında yazılan kitap "IQ Kültür yayıncılık" tan çıkmış. Ben üçüncü baskısını aldım ve okumaya çalıştım.
Kitap bana göre üç kısımdan oluşuyor. İlk kısımda Haşhaşiler'in ve Tapınak Şövalyeleri'nin kökeninden ve birbirleriyle alakalarından bahsediliyor. Haşhaşiler ve Hasan Sabbah'ı anlatmadan önce çok kısa da olsa Şiilik mezhebinin doğuşu hakkında da şu malumat veriliyor;

***
...Kendisini Müslüman olarak gösteren Abdullah İbn-i Sebe adında Yemenli bir Yahudi'nin Mısır'dan getirdiği adamları, Hazret-i Peygamberin damadı ve üçüncü halife Hazret-i Osman'ı öldürdü. Karışıklıklar, Peygamberin diğer damadı, dördüncü halife Hazret-i Ali zamanında da devam etti. Peygamberin dostları arasında, Hazret-i Osman'ın katillerinin cezalandırılması meselesi fikir ayrılıklarına sebep oldu ve Eshab'ın kendi arasında savaşmasına neden oldu.
Savaşın çıkmasında büyük rol oynayan Abdullah İbn-i Sebe, muharebenin taraflarından biri olan Hazret-i Ali'ye ilahlık isnat ettiği için Halife, adamı idam ettirmek istedi ama ortalığı daha fazla karıştırmaktan çekinip sürgüne gönderdi. Fakat Abdullah İbn-i Sebe , Hazret-i Ali'den önceki üç halifenin, Hazret-i Ali'nin halifelik hakkını gasp ederek zulüm ettiğini söylemeye başladı ve bu yolda hadisler uydurmayı sürdürerek Şiiliğin temellerini attı.
Şiilik zamanla çeşitli fırkalara ayrıldı. Bir kısmı İslam dairesi içinde kalsa da içlerinde Abdullah İbn-i Sebe'nin izinde giderek bu dairenin dışına çıkanlar oldu. Şiilerden Hazret-i Ali'nin torunlarından İsmail'i imam kabul edenler, İsmaili adını aldı. İsmaililer içinde, Abdullah İbn-i Sebe'nin izinden giden ve Sebeiye olarak da bilinen Gulat-ı Şia'nın takipçilerinden Yahudi asıllı göz doktoru Meymun el-Kaddah Batıniliği kurdu....Batıniler, Kur'anı Kerim'in bir görünen (zahir), bir de gizli (batıni) manası vardır diyorlardı. Zahiri manası, yani namaz, oruç, zekat, hac vs. mühim değildir, onlar semboliktir, asıl olan batıni manasıdır, bunu da herkes anlayamaz diye inanıyorlardı. Bu inanca sahip olanlara 'Batıni', bu inancı yayanlara da 'Dai' dediler.
***
.
.
.
***
Nizamülmülk'ün bir Haşhaşi tarafından öldürülmesi
İsmaili'ler, merkezi Kahire olmak  üzere Fatimi Devletini kurdular.  Fatımilerin sekizinci halifesinden  sonra İsmaili'ler iki kola ayrıldı. Bir kısmı, halifenin büyük oğlu Nizar'ı destekledi. Bunlara Nizari dendi. Nizar'ı destekleyenlerden biri de Hasan Sabbah'dı. Şii bir imamın oğlu olan Hasan Sabbah, Batıni misyoneri, yani dai idi. Misyonerlik çalışmaları neticesinde topladığı adamları ile beraber İran'daki Alamut kalesini kendisine üs seçip eşkıyalık ile zengin oldu. kendini dağın şeyhi ilan etti. 

Kendi inançlarını yayanlara, İsmaili'ler gibi 'dai' dedi. Terörist olarak kullanacağı adamlarını ise 'fedai' olarak adlandırdı.

***
Bu kısa bilgilendirmeler sonrasında da 1099 yılında Kudüs'ün haçlılar tarafından ele geçirilişinden, burada hıristiyan ordularının yaklaşık iki yüz yıl sürecek Kudüs Krallığı'ndan, bu krallıkta doğan hıristiyanların Avrupa'lı dindaşlarından farklı oluşundan, şark kültürünü ve arapçayı bilişlerinden, müşterek düşmana ve inanca sahip Haçlılar ve İsmaili'lerin yani Haşhaşi'lerin yakınlaşmasından, Haşhaşi'lere benzer bir teşkilat kurmak istemelerinden, nihayetinde Kudüs'te kurulan Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'nın kuruluşundan ve bu teşkilatın yapısının Haşhaşi'lere göre tertip edilmesinden bahsediliyor..

Kitabın ikinci kısmında ise 1187 yılında Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs'ü ele geçirmesi sonrasında tapınakçıların Avrupa yolculuğu anlatılıyor. Yazar, aslında burada kendisi de bir tapınakçı aileden gelen ve kitabın kahramanı olan Eubrey Herbert'e konuyu getirmeye çalışıyor. Buraya kadar gayet ilgi çekici bilgilere yer veriliyor ve sürekli önümüze çıkan ama dayanaklarını vaya ilişkilerini net bilmediğimiz bazı kavramları (mezhepler,batınilik, tapınak şövalyeleri vb) yerlerine oturtmamızı sağlıyor kitap. Ancak sorun bana göre bundan sonra başlıyor. Yazar, tapınakçıların Avrupa'daki ve özellikle de İngiltere'deki faaliyetlerini anlatırken o kadar çok detaya ve farklı konuya giriyor ki artık konu takip edilemez hale dönüşüyor ve okurken sıkılıyorsunuz.

Kitabın üçüncü kısmında ise Tapınakçı İngiliz casusu Aubrey Herbert‘in hayatı anlatılıyor. Aubrey, Mark Sykes ve Lawrence gibi İngiltere'nin aristokrat ailelerine mensup, Osmanlı'nın son dönemini ve yeni Türkiye'yi şekillendiren hemen her hadisede rol almış bir casus. Kitapta iddia edildiği üzere Aubrey Herbert, İttihat ve Terakki Komitesi'nin reisi, 1908 ihtilalinin ve Abdulhamit'in tahtan indirilmesini planlayan kişi, Ermeni, Makedonya, Arnavutluk komiteleriyle bağlantıları olan bir kişi. Siyonistlerle olan bağlantılarından bahsetmeye hiç gerek yok zaten. Osmanlı coğrafyasının her yerinde; bir gün bakıyorsunuz Basra'da, bir diğer gün Bağdat'ta, Yemen'de, Makedonya'da, İstanbul'da, Gelibolu'da, İzmir'de, yani her yerde.
Aubrey aynı zamanda İngiliz parlementosunda milletvekili ve türk dostu olarak biliniyor (!). İstiklal harbi sırasında Ankara'yı destekliyor. Aubrey'in hayatı anlatılırken de özellikle Osmanlı'nın son döneminde yaşanalar hakkında bilgilere yer veriliyor. Bu bilgiler içinde Mustafa Kemal ile olanları da epey çok sayıda.

Kitabın kaynak sayfalarından birisi
Kitapta yazarın iddialarını destekleyecek herhangi bir belge bulunmuyor. Yüksek sayıda kaynak gösterilmiş ki (716 adet ) çok büyük kısmı yabancı yazarlardan oluşuyor. Bu kaynaklardan bir kaçına internet üzerinden ulaşmaya çalışsam da olmadı. 'Kaynak veriyorum bu nedenle bu iddialar doğrudur' algısı oluşturulmaya çalışılmış. Burada önemli olan verilen bu kaynakların güvenilirliği ve içeriği oluyor. Okuyucuların bir çoğu araştırmacı veya tarihçi olmayacağı için yazarın kitap sonunda verdiği 716 adet kaynağı oturup inceleme ve doğrulama gibi bir şansı da olmayacak. Bu nedenle okuyucu (ben mesela) hiç olmazsa bir iki adet belgeyi kitap içinde görmeyi bekliyor. Yazarın en çok kullandığı kaynağın başında yine kitabın kahramanı olan Eubrey Herbert'in anıları veya notları geliyor. Yani amacı Osmanlıyı parçalamak olan bir İngiliz ajanının yazdığı anılara güvenmemiz ve buradan çıkan cümlelerle yine İngilizlere karşı savaş vermiş Mustafa Kemal'i yargılamamız bekleniyor. Ne kadar akıllıca, inandırıcı ve dürüstçe bir tarih yazımı yapılmış değil mi? Eğer Eubrey'in anılarını/günlüklerini kaynak olarak kabul etmenin bilinçli ve art niyetli bir seçim olmadığını kabul etsek bile bu 100 yıl sonra bile İngiliz propagandasına alet olmak değil midir? Hem de Mavi Kitap (Blue Book) gibi bir örnek önümüzde dururken.

En basitinden bizler yıllardır her mecrada İttihad ve Terakki'yi dinledik ve bir sürü kaynaktan okuduk. Ama şimdiye kadar komitenin reisinin Eubrey olduğunun söylendiğini hiç duymadık, görmedik. 120-130 yıldır ortada olan bir parti hakkındaki bu kadar önemli bir gerçek sizce şimdiye kadar ortaya çıkmaz mıydı? Dolayısıyla yazının başında paylaştığım üzere İslam'da mezhepleşmenin neredeyse tüm suçunu bir Yahudi'ye yüklemenin kolaycılığına kaçan yazarın kitabı üzerinde bir güven problemi daha ilk sayfalardan ortaya çıkıyor ve sonrasında derinleşiyor . Bu nedenle belgeleyemediği iddiaları nedeniyle kitap neredeyse komplo teorileri üzerine kurulmuş denilebilir. Tarih yazıcılığının bu şekilde yapılamayacağı çok açık.

Örnek olması açısından kitaptan seçtiğim bir kaç iddiayı aşağıya ekledim. Bunlardan bir kısmı gerçekten çok ağır suçlamalar. Hiçbir delile dayandırılmayan bu iftiraların bir kısmı için de açıklamalarda bulunmaya çalıştım.

                                                       ***

*İtalya Maşrık-Azam'a bağlı Macedonia Risorta mason locasından Mehmed Talat'ın da içinde bulunduğu Genç Türkler, 1906'da Selanikte bir komite kurmuştu. Benzer bir komite de pozitivst Ahmed Rıza ve Prens Sabahaddin liderliğinde Paris'te kuruldu. her iki komite, Midhat Paşa'nın emaneti olan meşrutiyeti tekrar ilan ettirmek için berber çalışmaya karar verdler. Ertesi sene birşetiler. ve genç italya hareketinin 'Unione, Forza e Libertal', yani 'ittihad (birleşme), Terakki (ilerleme) vw Hürriyet ! sloganından ilham ile 'İttihad ve Terakki Komitesi' adını aldılar. İtalya Maşrık-ı Azam üzerinden Genç Türkleri kontrol eden Aubrey Herbert da gayr-ı resmi lider olarak bu komitenin başına geçti....(sayfa 165)

* Tapınakçılar Sultan Abdülhamid'i indirdikten sonra planlarının ikinci safhasına geçmiş.... (sayfa219)

* Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbi'nde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti... (Mustafa Kemal'den bahsediliyor, sayfa 260)

*Görüşmelerden sonra Mustafa Kemal, Aubrey'in evinden tanışıp yemek yediği, İngiliz ordularının başındaki Allenby'in saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. İngiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı....( sayfa 341 )

Bu iddia yeni bir iddia değil. İlk defa Milliyetçi muhafazakar kesim tarafından "üstad" olarak kabul edilen Necip Fazıl Kısakürek, "Dedektif X" mahlası ile makaleler yazdığı "Büyük Doğu" dergisinin 8 Eylül 1950 tarihli, 25. sayısının 3. sayfasında, "Filistin cephesinin çöküşü"nü 19 madde halinde ele aldığı bir makalede geçiyor. Tabii İngiliz Derviş'teki diğer iddialar gibi Necip Fazıl'da bu iddiasını herhangi bir delile dayandıramıyor. Daha öncede bahsettiğim gibi iddialar hep anılara, yorumlara dayandırılıyor. Madem günlüklerden, anılardan gidiyoruz öyleyse en doğru malumatın Yıldırım Orduları Grup Kumandanı (Filistin cephesinde 4,7 ve 8. ordular kumandanı. Mustafa Kemal 7. orduya kumandanlık ediyor ) Liman von Sanders'in hatıratında olacağını düşünüyorum.

Liman von Sanders hatıratını Mondros Mütarekesi sonrasında tutuklu bulunduğu Malta'da yazıyor ve "Türkiye'de beş yıl" ismiyle yayınlıyor. İmparatorluğun genel durumunu, Osmanlı genelkurmayının yönetimini, ordunun teçhizatını, askerin durumunu, arapların tutumunu bilmeden Filistin cephesindeki çöküşü yorumlamak doğru olmaz. Liman von Sanders, 19 Eylül'de yapılan ve Filistin cephesinin çökmesine sebep olan İngiliz hücumu hakkında şöyle bahsediyor;

""18 Eylül'ü 19 Eylül'e bağlayan gece 7. Ordu'nun (M.Kemal'in ordusu) cephesinde şiddetli bir muharebe başladı. 19 Eylül saat 3.30'da 8. Ordu'nun sağ kanadının sahilden dağlara kadar tüm mevzilerine şiddetli bir baraj ateşi açıldı. Gün ağardıktan sonra 7. ve 8. orduların kumanda binalarının ve Ordu grubunun Affule'deki telefon santralinin üzerinde İngiliz uçak filoları göründü. Alçak mesafeden bombalarını attılar ve telefon hatlarını kısmen tahrip ettiler. Ayrıca karadan döşenmiş olan hatların tellerinin bir kısmı sabah saatlerinde Araplar tarafından kesilmişti. Tulkern ile Nasıra arasındaki telefon ve teleks bağlantısı sabah 7'ye doğru kopmuştu. 8. ordu Kumandanlığı'nın telsiz istasyonu da artık çağrılara cevap vermiyordu. 7. ordu Kumandanlığı sabah saat 9 ile 10 arasında Nablus'taki Albay von Oppen'den aldığı habere göre, sağ kanat grubunun sahil kesimindeki cephesinin yarılmış olduğunu bildirdi. Düşmanın kuvvetli süvari birlikleri sahil boyunca kuzey istikametinde ilerliyorlarmış.

Ancak sonradan anlaşıldığına göre, İngilizler, daha sabah saat 7'den önce sahil kesimin batı kısmında ciddi bir direnişle karşılaşmaksızın yarma hareketi yapmışlardı""

Buradan anlaşılacağı üzere çöken cephe ve ordu iddia edildiği üzere Mustafa Kemal'in bulunduğu 7. Ordu cephesi olmayıp 8. Ordu cephesi olduğu görülüyor. Oysaki hem Mehmet Hasan Bulut hem Necip Fazıl hiç bir delile dayandırmadan bunun aksini söyleyebiliyorlar.

*Bu arada Halep'te Baron Otel'in suitinde kalan Mustafa Kemal, emrinde sekiz bin askeri olmasına rağmen daha fazla kan dökülmesini istemediği için olacak, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep'in kırk mil dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. Mustafa Kemal gülerek "Söyle Chauvel'e kendisi gelsin alsın" dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandree'a kendisi teslim oldu...(sayfa 345)

Büyük gazimizin büyük hayatından hatıralar. Gazi paşanın
'rical-i osmaniyye hakkındaki ihtisasatı.
15 Mart 1926 Cumhuriyet
Burada artık iddia komik bir hal alıyor. Düşünebiliyor musunuz karşılıklı savaş içinde olduğunuz can düşmanınıza yani İngilizlere gidip sebepsiz yere teslim oluyorsunuz :). Ve sonrasında da İngilizler de M. Kemal'i yine gerisin geri gönderiyor serbest bırakıyor. Üstelik İngiliz general Townshend (Kut'ul Amare) o sıralar Osmanlının elinde tutsak durumdayken.

Haleb'in savunulmadan bırakılması konusu da ayrı bir iftiradır. Bu konuda da Gazi Mustafa Kemal'in hatıratına bakılabilir. Bu anılar 1926 yılında Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyet gazetelerinde yayınlanmış sonrasında da Falih Rıfkı tarafından 1955’te “Atatürk’ün Bana Anlattıkları” isimli küçük bir kitap halinde neşredilmiş.


*Machiavelli, "Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşamaya alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın üç yolu vardır: İlki onları ortadan kaldırmak; ikincisi gidip orada yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükümet, o hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyaç duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla idare ederek elde tutmak daha kolaydır" diyordu.Bu yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişinin halkın özünde nasıl büyütüleceğini ise şu şekilde izah ediyordu; "Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibarını kendiliğinden artırması icap ettiğini düşünür"

O zaman, kendi kendilerini idare edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı. New Europe grubu hareketi geçti ve Rotschild'leirn Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, ingiltere Başvekili Lloyd George ve Yunanistan Başvekili Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu'ya asker çıkarma meselesini konuştu. Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, İngiltere Başvekili llyod George, Mustafa Kemal'in muayene olduğu Rothschild Hastanesi'nin başhekimi Otto Zuckerkandl'ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, İtalya Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri reisi Wilson, Paris'te Yunanlıların Anadolu'ya çıkışı üzerinde anlaştılar....(sayfa 353)

Machiavelli'nin belirttiği 3. yolun yeni Türkiye için uygun görüldüğü, yeni Türkiye'yi kuran kurucu kişilerin ve hükümetin özellikle tapınakçılar tarafından belirlenerek seçildiğini ima ediyor. Bu seçilen kişilerin de içerideki halk nezdinde itibar kazanmaları için bir düşman yaratıldığını ve bu düşmanın da Yunanistan olduğunu söylüyor. Yani özetle Mustafa Kemal'in kurucu lider olması tapınakçıların işi, Yunanlıların Anadolu'ya çıkamları ise Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti'ne itibar kazandırmak için planlanmış işler. Ne diyelim, herhalde zorlama komplo teorisi konusunda daha ötesini yazmak mümkün olmazdı.
                                                            ***

Aslında bana göre tüm bu anlatılanlarından öteye kitapta çok net biçimde inceden işlenmeye çalışılan bir konu mevcut. Mustafa kemal düşmalığı ! Yazar veya kitap hakkında ön yargılı olmak istemiyorum ama bence kitabın yazılış amacı bu olumsuz algıyı oluşturabilmek olmuş. Zaten internet üzerinde tek amacı Atatürk'ü kötülemek olan sitelerin bu kitaba sarılmaları da bunun kanıtı.
Mustafa Kemal'e hakaret etmenin veya yalan yanlış bir sürü iftiranın açık açık söylenebildiği bu günlerde yazarın neden böyle zahmet gerektiren bir yol izlediği sorusu geliyor akla doğal olarak. Belki ani bir tepki yaratıp okuyucuyu kaybetmek belki de bir Kadir Mısıroğlu pozisyonuna düşmek endişesi olabilir.

Sonuçta kimse eleştiriden münezzeh değildir ama gerek modern hukuka gerekse İslam geleneğine göre insanlar hakkında olumsuz kanaatte bulunmamak esastır. Ortada bir şüphe var bile olsa bu sanığın lehine değerlendirilmeli. İnsanlar hakkında delile dayanmayan hükümlerde bulunmanın vebali büyüktür ve her iki dünyanın birisinde mutlaka bunları yazanların yakalarına yapışacaktır.

Tüm bunları yazdıktan sonra kitabın yazarı 'Mehmet Hasan Bulut' hakkında nette bir şeyler bulabilir miyim diye baktım ve twiter hesabını gördüm. Bir kaç twitini aşağıya ekliyorum. Kitabını yazarken ne kadar tarafsız olabileceği konusunda ipuçları verebilir. Yorum sizlerin.






Büyük üstad (!) Necip Fazıl'ın çıkardığı Büyükdoğu Dergisi ve 'DETEKTİF X' mahlasıyla yazdığı yazı...Realiteleri tesbite memur olduğunu söyleyen Necip Fazıl, o sıralarda örtülü ödenek adı altında hükümetten hatırı sayılır miktarda ödeme alıyordu. Kendisinin kalemini kimler için oynattığını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Bu konuyla ilgili iki adet linki de yazı sonuna ekledim. Merak edenler için.

Dünya arşa gitmeye çalışırken Necip Fazıl ters istikamete gitmeye çalışıyor.
Başarılı olmadığı söylenebilir mi ?

Necip Fazıl'ın dedektif x mahlasıyla yazdığı iddialar 




* * *

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/890266/Kiralik_kalem.html
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/891660/Necip_Fazil_in_Kaleminin_Kirasi_147_Bin_500_Lira.html

Devamını Oku »

2 Ağustos 2016 Salı

Sadrazam-ı esbak Çorlulu Ali Paşa Hazretleri Çeşmesi

 Abuk sabuk yapılar içinde boğulmuş sanki son anlarını yaşayan bu çeşmeye, yolum iş amacıyla Mevlana kapı taraflarına düştüğünde rastladım.



Sivri bir kemeri, mermer teknesi ve geniş saçaklı olan çemenin üstü de kubbeli inşa edilmiş.Kemerin içinde besmele ve üzerinde de birisi onarım olmak üzere iki kitabe bulunuyor.Onarımın 1902 yılında yapıldığını anlıyoruz. Ancak sonrasında da bir takım bilinçsizce güya koruma amaçlı onarımlar yapıldığı anlaşılıyor. Aslında fotoğraflardan görüldüğü üzere çeşmenin ciddi ve niteliğine uygun bir onarıma ihtiyacı olduğu bariz.

Esas kitabe ve boyanmış. Tarihi çok zor okunuyor


Esas kitabede şöyle yazıyor;
“ Sahib-ül hayrat Sadrazam-ı esbak merhum ve mağfur Çorlulu Ali Paşa Hazretleri 
sene1132”

Ancak kitabe o kadar kötü bir şekilde sonradan boyanmış ki kitabe tarihi çok zor seçiliyor. Umarım yanlış okumamışımdır. Tarihe göre çeşmenin Ali Paşa'nın vefatından sonra yaptırıldığı anlaşılıyor.


Onarım Kitabesi

Sonradan Hicri 1320 (M1902) tarihli tamire ithafen yazılan kitabe ise şöyle;

Sadr-ı a’zam Çorlulu merhum Ali Paşa idi
Evvela bu çeşmeyi ihya eden merd-i bihin
Evliya namiyle ma’ruf camii inşa eden
Hazret-i Tevfik efendi sâkin-i huld-i berin
İşte ol zat-i şerifin zevce-i pâkizesi
Menba’-ı himmet Hanife nam Hatun-i güzin
Sonra işbu çeşmeyi tecdidi-ü ihya eyledi
Mazhar-ı ecr-i azim itsün anı Rabb-i muin
Bir su içdüm Fahmî âmin-han olub tarihini
Nâil-i kevser ola ervah-i pâk-i müslimin

Onarımı yapanın Tevfik Efendi'nin zevcesi Menba'-ı himmet!! Hanife Hatun olduğunu yazıyor.



Çeşmenin şimdiki hali ve tahminim 1970 lere ait bir resmi. İnsan haliyle üzülüyor, hangi arada ve nasıl bu kadar acımasız olduk diye.


Çeşmenin harita üzerindeki yeri




Devamını Oku »

21 Temmuz 2016 Perşembe

İşgal İstanbul'unda Tehcir Yargılamaları

Ben büyükbabamı en son gördüğümde 9 yaşındaydım. 1980 yılında ihtilal olmuş ve babamın tayini Gaziantep'e çıkmıştı. Biz o zaman Bitlis'in Mutki ilçesinde oturuyorduk. Memleketten (Bitlis'ten) ayrılmadan önce veda etmek için akrabaları dolaştık. Bu arada büyük babamı da görmüştük. Dedem, ağabeyim ve beni yanına çağırmış ve konuşmaya çalışıyordu. Çok yaşlıydı o zaman tahminim 90 yaşlarındaydı. Zaten bu görüşmeden 2 yıl kadar sonrada vefat etti.
Bu sırada bize bir şeyler  soruyordu. Bunlar arasında "mişmiş nedir?", "heyır nedir?" soruları hatırımda kalmıştı ve biz bunların ne olduğunu bilememiştik.

Gaziantep'e yerleşince bu kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenebildik. Meğer bu yörede kayısıya mişmiş, incire heyır deniyormuş. Ama ben bu kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenmiş olsam da ancak yıllarca sonra bu kelimeleri dedemin nereden bildiğini anlayabildim. Meğer 1915 olayları sırasında Bitlis Ruslar ve Ermeniler tarafından ele geçirilince dedem ve ailesi ( diğer tüm halkın yaptığı gibi) kaçmak zorunda kalıyorlar ve Gaziantep civarına geliyorlar. Ancak bunu tüm kardeşler başaramıyor. Yedi erkek kardeşin dördünden hiç bir şekilde bir daha haber alamıyorlar. Diğer kardeşler yıllar sonra birbirlerini bulabiliyorlar.


*****

2 Haziran 2016 yılında Alman meclisinin 1915 olaylarını soykırım olarak tanıması kararı bana Sadrazam Talat Paşa cinayetini ve alman mahkemelerinin bir katili nasıl akladığını hatırlattı.

Takvimler 15 Mart 1921 i gösterdiğinde eski sadrazam ve İttihat Terakki Cemiyeti kurucularından Talat Paşa, Berlin'de Solomon Tehliryan isimli bir ermeni tarafından sırtından vurularak öldürülmüştü.


Tehliryan cinayet sonrası
yakalandı ve mahkeme önüne çıkarıldı. Alman ceza kanununun 21. maddesi şöyle diyordu; "Adam öldüren kişi, eğer öldürme fiilini kasten yerine getirdiyse cinayet suçundan ölüm cezasına çarptırılır". Tehliryan açısından en iyi ihtimal "cinayette kasıt bulunmuyor veya ağır tahrik unsurları bulunuyor"  sonucuna varılsa dahi kendisinin 6 aydan az olmamak kaydıyla ağır cezaya çarptırılması gerekiyordu. Mahkemede sadece ermeni iddiaları lehinde şahitlik edenlere söz verildi, paşanın eşine dahi şahitlik yaptırılmayarak Tehliryan beraat ettirildi.


Mahkeme, bu kararla sanığın, suçu aile fertlerinin öldürülmesinin intikamını almak amacıyla işlenmiş bu cinayeti ahlaki gösteriyordu. Cürmün kişisel önemini vurguladığından, suikastın örgütlü yönü göz ardı edilmiş ve bunun sonucu olarak Ermeni terör örgütlerinin işleyeceği diğer cinayetlerin önü açılmıştır.



Talat Paşa'nın Berlin'de çektirdiği son fotoğraflardan biri

Bu davadan yaklaşık 2 yıl öncede işgal altındaki İstanbul'da yine ermeni olayları nedeniyle işgal güçlerinin dayatmasıyla sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuş, onlarca insan tutuklanmış, savunma yapmalarına izin verilmemiş ve acımasızca cezalandırılmışlardır. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey bu mahkemelerde verilen kararlar neticesinde asılarak şehit edilmiştir.


Nihayetinde her iki mahkemede de bana göre hukuk cinayetleri işlenmiş ve hem hukuk tarihine hemde bu ülkelerin yüzlerine kara bir leke olarak sürülmüştür. Bu vak'alar "belkide yapılıyordur bilemiyorum" hukuk fakültelerinde öğrencilere okutulabilecek ders niteliğinde ibretlik duruşmalardır.


Kimine göre soykırım ama bir meşru müdafaa olan "tehcir kanunu" Dahiliye Nazırı Talat Paşa'nın sadarete sunduğu tezkerenin 1 Haziran 1915 tarihinde yürürlüğe girmesi ile başladı ve 15 mart 1916 tarihine kadar sürdü.

Tehcir sırasında ne kadar Ermeni'nin hayatını kaybettiği tarihçiler arasında tartışmalıdır. Bu konuda çok farklı fikirler bulunmaktadır. Kimi tarihçilere göre ölen Ermeni sayısı 300, kimine göre ise 1 milyondur. Hatta bu sayıyı 2 milyona kadar çıkaranlar vardır. Tarihçi Kamuran Gürün, 1919 yılında Paris Konferansı'nda Ermeni delegelerin bu sayıyı önce 300 bin olarak ifade ettikleri fakat hemen sonra sayıyı 900 bine çıkardıklarını söyler.

Hatta Ermeni tarihçiler sonradan bu sayıyı 2.5 milyona kadar çıkardılar.

Osmanlı nüfus sayım istatistiklerine göre de tehcir öncesi Ermeni nüfusu 1.3 milyon civarındadır. Talat Paşa'nın defterinde ise sevk edilen Ermenilerin sayısı 924.158 dir.
Talat Paşa Hükümeti 8 şubat 1918 tarihinde sevk edilenlere ait gayrimenkullerin tasarruf hakkının yeniden kendilerine verilmesi yönünde bir karar almıştır. 1920 yılı itibari ile geriye dönen Rum ve Ermeni sayısı 350.000 e yaklaşacaktır. Feridun ATA'nın "Tehcir yargılamaları" kitabında 350 bin sayısının ne kadarının Ermeni ne kadarının Rum olduğu ayrımına gidilmemiş. 200 bin kişinin Ermeni olduğu kabul etsek bile 1920 tarihi itibari ile geri dönüş yapmayan Ermeni sayısı 700 bin civarında olacaktır. Kaldı ki özellikle Ruslarla birlikte geri çekilen ve Suriye civarında kalan Ermenileri de düşündüğümüz vakit hayatını kaybeden Ermeni sayısı çok daha aşağılara düşüyor.

Oysa Ermeniler tarafından öldürülen Müslümanların sayısı 580.000 dir ve ismen Osmanlı belgelerinde yer almaktadır.                                                                


Talat Paşa'nın defterinden sevk olunan Ermeni Sayısı
Ermenilerin askeri sebeplerle başka bölgelere tehcir edilmeleri sırasında görevini kötüye kullananlar, verilen talimatlara uymayarak yanlış iş yapanlar ve "Terkedilmiş Mallar"işlerinde vazifelerine dikkat etmeyenler hakkında soruşturmalar açılmıştır. Belgelere göre, 1915 ve 1916’da 1.673 kişi Ermenilere karşı suç işledikleri için tutuklanmış ve Osmanlı askerî mahkemeleri tarafından yargılanmıştır. Bunlardan 67’si idam edilmiş, 524’ü de çeşitli suçlardan dolayı hapse atılmıştır. Ayrıca 68 kişi ağır işlerde çalışmaya mahkûm edilmiştir. Bu yargılamalar ve verilen cezalar Osmanlı devletinin Ermenileri gidecekleri yere varana kadar koruma isteğinin bir kanıtı olarak görülmelidir. 

*******

1915 olaylarını uzun yıllardır hem biz hemde uluslararası kamuoyu tartışıyor. Ancak bu konuda Türk araştırmacıların kamuoyunu ikna edebildiğini söylemek mümkün değil. Sanırım bu saatten sonra olayın boyutu artık bilimsel platformdan çıkmış siyasi bir olay ve baskı aracına dönüşmüştür.

Olayların soykırım olduğu yönünd
e yurt içindede azımsanamayacak sayıda fikir beyan eden bulunuyor. Aykırı veya entelektüel olmanın şartının tüm değerleri yok etmekten geçtiğine inanan, 
Türk tezlerini bırakın kabul etmeyi dinlemek bile istemeyen, arşivlere değilde bu konuda taraflı yayınlara bütünüyle inanan, olayların nedenlerinin söylenmesine bile tahammül edemeyen bir kısım yazar çizer oluştu.

Benim bu grupta gördüğüm ortak davranış şekli olaylar sonucunda ne kadar insanın veya bu insanların nasıl öldüğünün sürekli anlatılması, yaşanılan acıların ön planda tutulması şeklinde duygusal bir baskı oluşturulmaya çalışılması. Hiç birisi tehcire giden basamaklardan ya da bu olaylarda planlı olarak Ermenilerin yaptığı katliamlardan ve isimleri kayıtlı öldürülen 500 binin üzerindeki Müslümandan bahsetmek istemiyor.


Ermenilerin yaptığı katliamlara veya tehcire yönelik yüzlerce belge okumama rağmen Osmanlı'nın soykırım yaptığını gösterir tek bir belge görmedim, göremedim. Benim soykırım savunucularından beklediğim aşağıda eklediğim gibi bir belgedir. Yoksa acıların yaşandığını, ölümlerin olduğu, insanların memleketlerinden koparıldığını hepimiz biliyoruz kabul ediyoruz.






Telgraf, özetle Osmanlı askerinin çekilmesinden sonra Ermeniler tarafından Kınalı ve Karahaç karargahlarında toplanan 7060 müslümanın yakılmak suretiyle öldürülmesini Dahiliye Nezaretine bildiriyor. Hatta devamında yapılan kötü muamelelerinde İngiliz kumandanlarının bilgisi dahilinde yapıldığından bahsediyor.
Bunun gibi onlarca yüzlerce belgeyi arşivlerde veya internet ortamında bulabilmek mümkün.
Soykırım yalanını destekleyebilecek belgelerin saklandığı veya yok edildiği de çok sık iddia ediliyor bu tezin savunucuları tarafından.
Hukukun en temel kurallarından biriside "müddei iddiasını ispatlamakla mükelleftir". Yani soykırım savunucuları yukarıda verdiğim belge gibi gerçek verilerle Türklerin soykırım yaptıklarını ispat etmek zorundadırlar.  Ancak Malta yargılamalarında muhipleri İngiliz ve Amerikalıların dahi bulamadıkları kanıtları bulabileceklerini sanmıyorum.  


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynak;
1. Murat Bardakçı                   Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi
2.Taha Akyol                           Felaket Yıllarında Osmanlı ve Ermeniler
3. Feridun Ata                          İşgal İstanbul'unda Tehcir Yargılanmaları
4. Bilal N. Şimşir                     Malta Sürgünleri
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Devamını Oku »

14 Haziran 2016 Salı

Mollacık Zade İshak Efendi

Kaptanı Derya İbrahim Paşa camii, Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi merkez binasının Vefa yönüne açılan ve eskiden Harem Kapısı olarak adlandırılan avlu kapısının karşısındaki köşe başında İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi bitişiğindedir. Caminin önünde ve yanında muntazam bir duvarla çevrilmiş geniş bir hazîresi vardır.
Malesef çoğu hazirenin olduğu gibi burasıda kapalı ve kapısı kilitli durumdadır. Ancak hazirenin içini demir parmaklıklar arkasından olabildiğince görebiliyorsunuz. 


Camii, Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa tarafından 1725 yılında yaptırılıyor. Mektep, cami, aşhane, sebil ve hamamdan oluşan külliyenin bir parçası. Yan tarafında bulunan külliyenin hamamı üzerine, 1912 yılında Mimar Kemaleddin Bey tarafından İ.Ü Kütüphanesi inşa ediliyor. Kiremit çatıyla örtülü dikdörtgen planlı cami almaşık düzende yapılmış. Caminin duvarlarında barok tarzda kalem işleri mevcut. Caminin haziresinde 105 mezar bulunuyormuş. Hazire duvarlarının kesiştiği yerde bir de sebil bulunuyor.



Bende bu hazire içinden dışarıdan görebildiğim kadarıyla okumak için bir mezar taşı seçtim. Biraz zorlansamda okumayı başarabildim. Mezar, merhum Mollacık Zade İshak Efendi'ye aitmiş. Şinasi'nin Fatin Tezkeresi baskısındaki bilgilere göre 18. yüzyılda yaşamış, Rumeli ve Anadolu kazaskerliğine kadar yükselmiş. Kazaskerlik görevinin önemini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Divan'ı Hümayun'un üyesi veya Şeyhülislamlık öncesi makam demek yeterli olacaktır. Hal tercemesinin Fatin Tezkeresi'nde olması kendilerinin aynı zamanda bir şair olduğunu gösteriyor. Zaten kitabesindeki dizelerin güftesinin merhuma ait olduğu belirtilmiş.




hüve'l baki


sabıka-i rumeli kazaskeri

merhum ve mağfur leh mollacıkzade

el hac ishak efendi ruhuyçün
rıza-i lillahi teali el fatiha
merhumun güftesi ve vasiyetidir
encümengah-ı fenadan nice oldumsa nihan
levha-i kabrimdede namım olur elbet pinhan
umarım rahmet settar u kerim u hayyden
cürm-ü isyanımıda setr ede kef-i mizan



ŞİNÂSİ'NİN FATİN TEZKERESİ NEŞRİ

Mollacıkzâde İshak Efendi  


« Vefat-ı İshak Efendi Doksan beş senesi recebinde Rumeli sadâretinden munfasıl ve mübtelâ olduğu nikris illeti müdâvatile müştegil olan Mollacıkzâde İshak Efendi zilhiccenin on dördüncü günü vefat eyledi.
Terceme : Müteveffâ-yı müşârünileyh bin yüz yirmi senesi zilhiccesinde hâcegân-ı divan-ı hümâyundan cizye muhasebecisi Mollacık Mehmed Efendi'nin 1. sulbünden tevellüd edüp mukaddemat-ı ulûm-ı âlîyeyi tahsil esnâsındaki bin yüz otuz üç tarihinde « Beheetü'I-fetâvî » sahibi merhum Şeyhülislâm Abdullah Efendi'den mülâzım ve kırk üç senesinde Şeyhülislâm Mirzâzâde Şeyh Mehmed Efendi'nin himmetile müderris ve müsâede-i rûzigâr ile yetmiş senesinde Yenişehir-i Fener mevleviyeti ve yetmiş üçte Edirne pâyesi ve yetmiş beşde Mekke-i mükerreme pâyesile bekâm ve seksen üçte İstanbul kazâsı ile ve seksen dokuzda Anadolu sadâreti ile ve doksan dörtte Rumeli sadâreti ile benâm olup bağde'l-infisâl hânesinde ikamet üzre iken bervech-i muharrer nikriş illetiyle irtihal ettikte Sultan Bâyezid camii civarında vâki Kapudan İbrahim Paşa camii bazîresine defn olundu. Meşâbir-i ulemâ ve dânişmendan-ı şuerâdan olup her vadide suhanperdazlığa kadir ve husûsiyle bedahaten söz bulmakta emsâli nâdir bir zât-ı celîlü'l-meâsir idi . Zâde-i tab' ları olmak üzere seng-i mezarına tahrir olunmasını vasiyyet etmiş olduğu kıt'a levh-i mezârında mestur olup aynile bu mahalle dere olundu,.( Kıt'a) Encümengâh-ı fenadan nice oldumsa nirhan * Levh-i kabrimde de nâmım olur elbet pinhan * Umarım rahmet settâr u kerim u hayyden * Cürm ü isyanımı da setr ede keff-i mizan.


MEVLEVİYET


Osmanlı ilmiye teşkilâtında yüksek dereceli kadılıklar için kullanılan bir terim.

Osmanlı Devleti’nde dereceleri itibariyle kadılıklar esas olarak iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan ilkine “mevleviyyet kadılıkları”, ikincisine ise “kazâ kadılıkları” denilmekteydi. Osmanlılar’da pâyitaht olan Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerle Balkanlar’da, Anadolu’da ve Osmanlı idaresinde bulunan çeşitli Arap topraklarında yer alan, gerek stratejik gerekse nüfus ve kültür bakımından önde gelen büyük şehirler yönetim ve halkın güvenliği açısından önem arzettiğinden buraların adlî / kazâî idaresinin başına tecrübeli ulemâ gönderilir ve bu kadılıklar mevleviyet olarak anılırdı. Tayin edilen kadılar da mevleviyet rütbesini kazanmış olurdu. Bu nitelikleri taşıyan müderris ve kadılar “mevâlî, şüyûh-ı müderrisîn, kibâr-ı müderrisîn” gibi sıfatlarla anılmıştır.

Mevleviyetin terim olarak XV. yüzyılın ortalarından itibaren kullanıldığı anlaşılmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed’in Teşkilât Kanunnâmesi’nde yer alan, “Ve Sahn mollaları makām-ı mevleviyettedir. Onlar cümle sancak beylerine tasaddur ederler. Ve dâhil müderrisi ve hâriç müderrisi dahi makām-ı mevleviyettedir” ifadesi, mevleviyet makamında bulunan Sahn müderrisleriyle birlikte dâhil ve hâriç medreseleri müderrislerinin büyük kadılıkların müstakbel kadıları durumunda olduğunu, dolayısıyla zamanı ve sırası geldiğinde mevleviyet sayılan şehirlerin kadılıklarına tayin edileceklerini ortaya koyar. Bu durum, XVI. yüzyılın ikinci yarısında Kanûnî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Süleymaniye medreselerinin öğretim faaliyetine başlamasına kadar sürdü. Bu tarihe kadar ilmiye teşkilâtı içerisinde en yüksek rütbeli müderrisler, yevmî 60 akçeli Ayasofya Medresesi müderrisi bir tarafa bırakılırsa Sahn medreseleri müderrisleri olduğu için en yüksek kadılıklara da yine büyük bir çoğunlukla aynı medreselerde ders vermiş olan müderrisler tayin ediliyordu. Ancak mevleviyet sayılan kadılıklar derece ve rütbe bakımından kesin bir sıralamaya tâbi tutulmamıştı.

XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, statü ve kadro bakımından Sahn medreselerinin üzerinde bulunan Süleymaniye medreselerinin faaliyete geçişiyle birlikte Fâtih Sultan Mehmed zamanında teşekkül eden yapı yeniden ele alınarak ilmiye tarikinde rütbeler, pâyeler ve medrese hiyerarşisi tekrar düzenlendi. Bundan sonra mevleviyetlerin statüleri açıklık kazandı; hangi kazaların mevleviyet sayılacağı, hangi medreselerin müderrislerinin bu tür kadılıklara tayin edileceği belirlendi. Bu düzenlemeye rağmen mevleviyet kategorileri bir anda değil, peyderpey ortaya çıkıp zaman içinde şekillenmiştir.


Mevleviyetlerin itibar bakımından derecelenmesi ise kadıların terfi sırasına göre devriye mevleviyetleri, mahreç mevleviyetleri, bilâd-ı hamse mevleviyetleri, Haremeyn mevleviyetleri şeklindeydi. Devriye mevleviyetine dâhil ve hâriç medreselerinin müderrisleri tayin ediliyordu. Peyderpey devriye mevleviyeti statüsüne geçmiş olan şehirler Adana, Antep, Bağdat, Belgrad, Beyrut, Bosna, Çankırı, Diyarbekir, Erzurum, Filibe, Konya, Kütahya, Maraş, Rusçuk, Sivas, Sofya, Trablusgarp, Van idi. Bu şehirlerde bir süre vazife yapan kadılar mâzul duruma düştükten sonra mahreç mevleviyeti pâyesi alırlar, gönderilecekleri bir mahreç kadrosunun boşalması halinde mahreç mevâlîsi olarak tayin edilirlerdi.

Devriye mevleviyetinin üzerinde yer alan kadılıklara ise mahreç mevleviyeti denilmiştir. Bunlar yüksek rütbeli medreselerden ilk olarak kadılığa çıkılan yerlerdir. Mahreç mevleviyeti statüsünde bulunan şehirler başlangıçta Galata, Halep, İzmir, Kudüs, Selânik, Tırhala Yenişehri’ydi. Daha sonra bunlara Eyüp, Girit, Sofya, Trabzon ve Üsküdar eklendi. Mahreç mevleviyetlerine önceleri Sahn medreseleri müderrisleri tayin edilirken XVI. yüzyılın ortalarından itibaren Sahn ile birlikte Süleymaniye, Süleymaniye Dârülhadisi, hâmise-i Süleymâniyye ve mûsıle-i Süleymâniyye medreseleri müderrisleri tayin edilmeye başlandı.

Bilâd-ı hamse mevleviyeti statüsündeki kadılıklar başlangıçta Mekke, Edirne ve Bursa olmak üzere üç şehirden (bilâd-ı selâse) ibaretti. Ardından bunlara Mısır (Kahire) kadılığı ilâve edildi ve sayı dörde (bilâd-ı erbaa) çıkarıldı. 1135’te (1723) Mekke kadılığı Haremeyn mevleviyetine dahil edilince bu kategorideki kadılıkların sayısı yine üçe indi, ancak Şam’ın derecesinin yükseltilip buraya dahil edilmesiyle tekrar eski sayıya ulaşıldı. Filibe’nin statüsünün yükseltilmesiyle de statü bakımından birbirine eşit bilâd-ı hamse mevleviyeti son haliyle teşekkül etmiş oldu. Bu şehirlerden birinin kadısı terfi edeceği zaman Haremeyn kadılıklarına yükseliyordu.

Haremeyn mevleviyetine dahil kadılıklar statü bakımından en yüksek kadılıklardı. Bu grupta yer alan şehirler İstanbul, Mekke ve Medine’dir. İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin başşehri, Mekke ve Medine’nin İslâm’ın kutsal şehirleri olması dolayısıyla bunlar itibar ve önem bakımından en yüksek statüde tutulurdu. İstanbul kadılığı ise bütün kadılıklar içerisinde en üst kadılık ve dolayısıyla en yüksek mevleviyetti. İstanbul kadılığının bir üstü, ilmiye tarikinin zirvesini temsil eden şeyhülislâmlığa gidiş yolunun son merhaleleri olan Anadolu ve Rumeli kazaskerliğiydi. Şeyhülislâm olabilmek için normal şartlar altında önce sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul kadılıklarını geçmek, sonra da Anadolu ve ardından Rumeli kazaskerliği vazifelerinde bulunmak gerekiyordu.

Mevleviyet sayılan şehirlere tayin edilen kadıların hizmet süresi hakkında birtakım rakamlar kaydedilirse de bunların hiçbiri kesin süreleri göstermez; en çok zikredilen rakam bir yıldır, fakat bu sürenin de uzatılıp kısaltılması mümkündür. Ancak her hâlükârda müderrisler içerisinde özel muameleye tâbi tutulanlar, başta hükümdar olmak üzere devletin üst mevkilerini ellerinde bulunduranların iltimas ve himayesine mazhar olanlar veya rüşvet dahil bir vesileyle üst derecelere yükselenler oldukça çoktur (Uzunçarşılı, s. 87-103). Osmanlı ulemâsının hal tercümelerini veren eserlerde bu gibi durumlara dair bilgilere sıkça rastlanır.


*****
1.ŞİNÂSİ'NİN FATİN TEZKERESİ BASKISINDAKİ YENİ BİYOGRAFİK BİLGİLER ÖMER FARUK AKÜN
2.İslam Ansiklopedisi   Türk diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Enstitüsü

Devamını Oku »

17 Mayıs 2016 Salı

Yitip giden tarih; Mezarlıklar

Merhaba,
Bu yazımda, İstanbul'un kaybolan değerlerinden sadece birisi olan Dolmabahçe, Taksim, Harbiye bölgesinde artık olmayan mezarlıklar hakkında bahsedeceğim. Sadece birisi diyorum çünkü yok olma akıbetini yaşayan veya artık sadece bir iki kırık dökük taştan oluşan onlarca mezarlığa şahit olabilirsiniz. Sur içinde veya yakın bölgelere bu gözle bir bakmanız yeterli olacaktır.
İçinden yol geçirilmiş, bütünlüğü bozulmuş, binaların arasında sıkışmış ve ihtimalle büyük kısmını betonlaşmaya kaybetmiş veya kırılmış dökülmüş bu mezarlıkları görmeniz mümkündür.
  
Zeytinburnu
Malesef  bu yıkıma sadece müslüman mezarlıkları değil diğer dini toplulukların mezarlıkları da uğramıştır. Yıkımların müslüman mezarlıklarından daha fazla olmuş olması mümkündür. Nihayetinde mezar sahiplerinin yakınları varsa mezarında korunabilmesi daha olasıdır.


Eyüp

Yazıyı yazmamın nedeni ise zaman zaman bu konuda gördüğüm bana göre nesnel değerlendirmeden uzak yazılardır. Gördüğüm kadarıyla bazı kişi veya cemeatler bu mezarlıkların başına gelenleri kendine göre yorumlamakta sorun görmüyor. Örnek vermek gerekirse ermeniler veya destekleyicileri Harbiye civarındaki ermeni mezarlığının yok edilmesini öyle bir anlatır ki sanki bu akıbeti sadece kendileri yaşamıştır ve kesinlikle ermenilerin mezarlarıyla birlikte yok edilmesi amacıyla yapılmıştır. Diğer yok olan mezarlıklardan hiç bahsetmezler. Yine başka bir örnek eşsiz tarihçi ve bilim adamı Mustafa Armağan, koskoca Dolmabahçe mezarlığının yok edilmesinden ve yerine saray ahırlarının (evet mezar üstüne ahir) yapılmasından hiç bahsetmez de sadece cumhuriyet döneminde mezarlığın kalan son parçasının da imara açılmasından bahseder ve buradan yeni cumhuriyete olmadık şeyler yazar. Dolmabahçe tarafından söz etmeyişinin nedini de aslında mezarlığın büyük bölümünün Osmanlı döneminde ve  dolmabahçe sarayı için yok edilmesidir. Yani kendileri bu nedenle bu kadar tarafsız ve bilimseldir.

Aslında buralarda yaşanan eski şehir mezarlığının artık şehir içinde kalması ve yeni yerleşim yerlerinin açılması ihtiyacıdır. Olan budur aslında.

Ayas Paşa Mezarlığı Dolmabahçe sahilinden Taksim'e kadar olan bölgede var olan ve İstanbul'un en büyük mezarlıklarından birisiydi. Bugünkü Gümüşsuyu, Fındıklı, Beşiktaş İnönü Stadyumu'nun bulunduğu yerler bu mezarlık sınırları içinde kalıyordu. Adını Kanuni'nin vezir-i azamlarından Ayas Paşa'dan alıyordu. Nedeni de bölgenin zamanında Ayas Paşa Vakfı'na (tesis:1526)  ait olmasıydı. Muhtemelen de bölgeye definler bu tarihte başladı ve 1800 lü yılların sonuna kadar devam etti.
Bu bölgenin mezarlık olduğuna dair benim bulabildiğim en eski harita Venedik'li haritacı Coronelli'nin 1688 de yayınladığı İstanbul haritasıdır. Bu haritada amaç boğaz bölgesini öne çıkarmak olsa da boğaz çevresindeki yerleşimlerin isimleri tek tek yazılmıştır. Aşağıda görüleceği üzere dolmabahçe sırtlarında cemetery (mezarlık) yazısı okunmaktadır.

Coronelli-1688

Aşağıda görülen ve François Kauffer'e ait 1786 tarihli ve  İstanbul'un bilimsel ölçekli ilk haritasında mezarlık yerleri ve kimlere ait olduğu net olarak işaretlenmiştir. En yukarıda bugünkü Harbiye civarında ermeni mezarlığı, hemen buranın altında katolik mezarlığı ve Dolmabahçe sahiline doğruda türk mezarlığı görülmektedir. Bu tarihte İstanbul'un bu bölgesinde yerleşim yok denecek kadar azdır. Yerleşimler sahil kesiminde ve bugünkü Taksim Meydanı'na kadar olan bölgede görülüyor. Henüz Dolmabahçe sarayı, topçu kışlası ve Gümüşssuyu askeri hastahanesi yapılmamış.

Kauffer-1786

Mezarlığın üzerine imarlaşma ilk olarak 1780 yılında 1. Abdülhamid tarafından topçu kışlasının bugünkü gezi parkı üzerinde yapılmasıyla başlıyor. Sonrasında 1850 ler de Dolmabahçe sarayı ve ahırlarının mezarlık alanına yapılmasıyla devam ediyor. Hemen hemen aynı senelerde de Gümüşsuyu tarafına da askeri hastahane yapılıyor.
Aşağıdaki haritada ise bu yapıların işaretlendiğini ve mezarlığın kalan kısmı görülebiliyor.


Beyoğlu ve civarı-Henüz AKM yok
Evet gelelim Ayas Paşa mezarlığının bu son kısmına .Pervititch'in 1926 tarihli şehir planında 30. kadastral paftda mezarlığın kalan kısmı görülebilir.Mezarlığın bu kısmında bugünkü Etap marmara Oteli'nin biraz yukarısında yer alan ve sonraları İstanbul Klubü olarak kullanılan Osmanlı Bankası'nın müdür lojmanı yapılmıştır. Bu inşaat sırasında başlayan tartışmalar mezarlık arazisinin 1933'te belediyeye devredilmesinden sonra da devam etmiş ve vakıf mütevellisi Selahattin Molla Bey'in azli üzerine arazinin mazbut vakıf haline getirilmesinin ardından mezarlık tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu sırada, özellikle Gümüşsuyu Askeri Hastahanesi'ne yaralı olarak getirilip vefatlarından sonra bu mezarlığa gömülen 1897 Yunan Harbi'nin bazı şehidlerine ait kabirlerin başka yerlere nakledilmesi, gazetelerin büyük çapta polemiğe girmelerine yol açmış, fakat sonuçta İstanbul'un en merkezi yerlerinden birinin mezarlık olarak bırakılamayacağı görüşü galip gelerek çok değerlenen arazi parsellenip satışa çıkarılmıştır. Kaldırılan mezarların taşları Reşad Ekrem Koçu'nun tabiriyle, o bölgede inşaatına başlanan "şeddadi apartmanların" temellerinde ve adı geçen askeri hastahanenin çevre duvarının yapımında kullanılmış, birkaç tanesi de hatıra olarak Alman Sefareti'nin bahçesinde muhafaza altına alınmıştı.  Şu an mezkur alanda bulunan yapılar arasında apartmanlar, Vakıfbank, Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü binası ve AKM sayılabilir.

Pervititch_1926_Gümüşsuyu

Özetle; ekte google earth üzerinde bu mezarlıkları olabildiğince çizmeye çalıştım. Yok olan bu mezarlıklar içinde ermeni, katolik ve türk mezarlıkları bulunuyor. Yok olma süreci 1700 lü yılların sonunda başlıyor ve 1930 larda tamamlanıyor. Yukarıda anlattığım üzere bu yapılan eğer bir hataysa Mustafa Armağan'ın iddia ettiği gibi bu hata sadece yeni cumhuriyete  ait bir hata değil. Veya bir ırkın tüm varlıklarıyla birlikte yok edilme çabası hiç değil.
Burada yazmaya çalıştığım sadece Ayas Paşa mezarlığının hikayesi idi. Ancak haritada gösterdiğim ve işgale uğrayan diğer bir mezarlıkta Tepebaşı mezarlığıdır. Dikkat edilirse bu haritada gösterdiğim ve 1895 te açılışı yapılan Pera Palas'ta aslında mezarlık üzerine yapılmış bir yapı. O dönemde Osmanlı sultanı kimdi peki? Nasıl bunlara izin vermişti ? Tarihin böylemi yazılması gerekiyor?



Malesef kendine tarihçi diyen bir takım insanlar bilerek ve amaçlı olarak her türlü yalanı çarpıtmayı amaçları için kullanabiliyorlar.



**********
Kaynak;
1.İstanbul Haritaları 1422-1922          Ayşe Yetişkin KUBİLAY

Devamını Oku »